Oturacak’ın Koca Meşesi
Emel Balıkçi Şakir
Mehmet, derslerini okuyordu, hava da öylesine ilkyaza kokuyordu ki, güneyden yeni dönmüş kuşlar cıvıl cıvıl ortalığı seslendiriyordu. Karşıdaki Ayıpınar tepesindeki orman yeşillenmişti ve tam bir ayı sırtını anımsatıyordu, sanki yuvarlak arkasını uzatmış ve alt tarafındaki çayıra doğru salınıyordu. Ön plandaki iki yükselen yuvarlak meşe çadırı arasında, kulakları dahi uzaktan dikkati çekiyordu. Burnu ise sanki ayakları arasında başlayan çayırdaki çiçekleri kokluyordu.
Çayırda bir iki koyun kuzuları ile beraber otluyordu. Kuzular, annelerinin yanında ara sıra çocukların top fırlattığı gibi zıp zıp oynuyorlardı.
İnsanın canı hiç dışarıya çıkmak istemez mi? Mehmet de, karşıya yamaca doğru koşuvermek için adeta can atıyordu. Bugün evde tek başınaydı, her şeye çok meraklı bir torun olarak Fatma nenenin yanında yatıp kalkıyordu. Nenesi, okul hadiselerinde çok ısrarcı ve titiz birisiydi. O açıdan Mehmet’in kardeşleri pek hoşnut kalmıyorlardı; çünkü ders yapmayı pek sevmezlerdi, bundan dolayı, kendi evlerinde anne ve babasının etrafında kalmayı tercih ediyorlardı.
Mehmet ise tam onların aksine, okumayı haddinden fazla çok seviyordu. Her şeyden kendini mahrum edebilirdi; ama kitap okumadan, onlarla baş başa kalmadan asla yapamazdı. Bu durumdan Fatma nene de hoşnut ve rahat oluyordu. Mehmet, ona hem engel olmuyordu hem de başka yaramaz afacanlardan uzak duruyordu.
Mehmet, her gün ders çalışıyordu; ama ara sıra kuzuların yanında olmak için can atıyordu, bu uğurda ceviz kabuğuna girip çıkmaya bile gönlü razıydı.
Fatma nene, bu arada Oturacak mevkiine gitmişti, karakeçi sürekli o yana doğru kaçıyordu. Orası onun payitaht yeridir. Bazı yeni yeşillenmiş meşe yapraklarına nefes bile aldırmıyordu, hemen onları “rup rup” dalından tüketiyordu. Sahibi, onu gözden kaçırdığı zaman, nerede olduğunu bilip yanına koşuyordu.
Aradan belki bir iki saat geçmişti, Fatma nene hala ortalıkta yoktu, Mehmet, kendisine seslenmeden evden ayrılmazdı. Ne kadar hassas ve duyarlı olduğunu biliyordu. Derslerini hazırlamış, kitapları çantasına toplarken, hemen avludan gocnanın* sesi ortalığı çınlattı:
“Vay, anacım, vay! Vay canım, vay!, Öldüm… öldüüüm…”
Mehmet, hemen koşuverdi ev kapısına:
“Ne oldu, gocnam?1 Keçiyi bulamadın mı? Uzaklara mı kaçmış, yoksa biri mi kaçırmış?”
Fatma nene, bir kocaman kütüğün üstüne oturmuş, dizlerini iki eli ile dövüp durmadan başını sallıyordu, ne duyuyordu, ne görüyordu. Nefes bile alamıyordu, ellerini sürekli dizlerine vurup ara sıra onlarla Oturacak yolunu gösterirdi. Bağırmaktan ve telaştan adeta sesi tıkanmıştı, hiç çıkmıyordu.
Mehmet’i iyice korku sarstı, acep neneciğime biri mi saldırdı, yılan mı ısırdı diye hayıflanarak hemen koştu ve su testisini alıp ona uzattı. Yaşlı kadıncağız, son gücü ile testiyi ağzına doğru götürebildi ve bol bol su içti. Sonra biraz nefes alıp bakışlarını torununa doğru çevirdi. Yaş dolu gözlerle, hıçkıra hıçkıra mırıldanıyordu:
“Ah oğlum, ah, Memed’im… Birisi benim koca meşeme kıymış!”
Öyle bir acınaklı ton ile ağlıyordu ki, sanki canlı canlı bir insanı kesmişlerdi. Torunu, kendisini biraz sakinleştirmeye çalıştı:
“Gocnam, ağlama, bak, koca meşenin etrafında ne kadar yeni meşecikler türemiş. İleride orası tam bir orman olacaktır!”
Nene, başını sallaya sallaya, derinden soluk almaya çalışır:
“Memed’im, yavrum, sen bilmezsin, o meşe benim canımdı, canım! Orada şehit deden Bekir ile son defa beraber oturup sohbet etmiştik. Onu oracıktan savaşa ben gönderdim. Ayrılmadan önce o bana demişti:
“Fatma’cığım, meşe var iken, biz de varız! Ben savaştan döndüğümde, gene burada oturup sohbet edeceğiz, sonrada birkaç çocuk daha edineceğiz! Bu meşenin gölgesinde büyücekler, bak şu akan gür sulara da, yaz kış demeden bol bol akarlar… Köylüler buradan evine su taşır, boşuna şu dar patikaya “Sukondu sokağı” dememiş atalarımız. Gelen geçen de buradan kana kana susuzluğunu giderir, kendi kabını da doldurur. Bu kadar cömertlik, acep insanlar arasında olur mu? Ne kıskanır, ne de birini seçer, herkes için candan akar gider…”
“Şimdi meşe yok, deden yok, neyim kaldı benim, oğlum?”
Mehmet, hemen ninesini kucaklayıp ona sarmaştı:
“Ağlama, gocnam! Bak, ben varım!”
Fatma nene:
“Ah, oğlum ah, ben o meşeyi deden sanırdım. Ne zaman savaşta şehit düştüğünü öğrendim, gittim meşe yanına. Ona sarmaştım, ağladım, dua ettim ve söz verdim:
“Bekir’im, bu meşeyi sarmaşırken, öteki dünyada bil ki, sana sarmaşıyorum… Ben şimdi kime sarılacağım, oğlum?”
Gözyaşları bangır bangır dökülüyordu. Mehmet, ne söyleyeceğini ne yapacağını bilemiyordu. Nenesine daha da sıkı sarıldı, o da, sanki eşine sarmaşır gibi torununa sımsıkı yaslandı ve böylece kaldı…
Mehmet, büyüyecekti, yaşlanacaktı; ama Oturacak mevkiindeki koca meşeyi, Bekir dedenin orada son defa su içtiğini, Fatma gocnadan aldığı hayat derslerini hiç unutmayacaktı, her fırsatta onları anlatacak, ömür boyu en kıymetli emanet gibi onları gönlünde taşıyacaktı.
- gocnam – koca ninem ↩︎

