Bir Ekler, Bir Boza
Nasuf Dail
Oldukça sık görüşürdük ama seyrek oturup sohbet ederdik. Bugün zamanımız vardı. Aslında işleri bir yana bırakmanın, belki de kendimize zaman ayırmanın vakti gelmişti. Yaşlarımız yetmişe dayanmıştı.
”Sen kaaşıya otur,” dedi. “Sen burada okudun; belki sokaktan tanıdık manıdık geçer,” diye ekledi, göz kırparak.
Kahvelerimizi yudumlarken başımla, karşıdan geçen ve bizden üç beş yaş daha genç birini işaret ettim.
“Bunun kadar uyanık kimse çıkmadı belediyede,” dedim. “Adam malı götüüdü.”
Dönüp baktı.
“Öte beri değil,” diye ekledi. “Doymak da nedir bilmeller.”
“İnsanın bir sınırı olmalı yahu. Dünya söbü olsa bunnar yutacaklar vallaa,” dedim.
Güldük.
“Bunnarın bubaları da bööleydi,” diye devam etti. Yoldan geçenlere sırtını dönüp kahvesine odaklanmıştı. “Bunnar yokluk nedir bilmedi. Eski rejimde de bu gibiler vaadı, şindi de. Bukalemun gibi, ortama göre renk değiştirivereller.”
“Bileemisin,” dedim, “sııtımda hep o ezikliği yaşayeerim. Fakiliğin, yoksulluğun veediği o yükü omuzlaamdan bii tüülü atameerim.”
Gözlerini fincandan yavaşça kaldırdı. İncecik dudaklarına o tanıdık, hafif gülüşünü yerleştirdi. Uzun süre öylece kaldı. Gözleri, karşı duvarda çok önemli bir şey görüyormuş gibi bir noktaya çakılmıştı. Sonra bana döndü.
“Ne fakiilikti be,” dedi. “Bileesin, ben Şumen’de okudum. Sabah kiradan çıkıp yokuş aşağı otobüs duraana ineedim. Durağın tam orada bii pastane vaadı. Adını da hiç unutmeerim: Roza.
“Sabaalayın taa kahvaltı bile etmemişim. Pastanenin vitrininde, sokağa dooru dizilmiş fiyatlar: Boza altı santim, kifla on santim, limonata beş santim, vafla dört santim, baniçka yirmi santim, ekler on üç santim. Hepsi bii yana, o ekler yok mu? Canım gideeri ama param yok. Yol parası gidiş dönüş beş leva; okulun yemekhanesinde öölen ve avşam yemee altmış sekiz santim. Etti mi sana sekiz kıık? Haftalığım zaten on leva. Kalan bir buçuk leva ile beş gün kahvaltı etmem lazım.
“Bii gün sınıf öğretmeni, isteyennerin okuldan burs için başvurabileceeini sööledi. Ama bir inceliği vardı: Burs alabilmek için not ortalamasının en az dört olması gerekirmiş. Not ortalaması dört olannara ayda on leva, beş olannara yiimi leva, altı olannara otuz leva veriliidi. Ayda otuz leva demek çok büyük paraydı; evden bana verilen üç haftalık para.
“Mallim bursla ilgili ayrıntıları annadeeri ama benim aklım eklerde. Hemen başvuudum. Acaba burs çıkar mı diye heyecandan, meraktan öleerim. Ayın sonu gelmek bilmeeri. Sonunda açıkladılar: Benim bursum on leva. Gün geldi, ben o on levayı alır almaz bastım koşuyu pastaneye. Bir ekler, bir de boza. Yok bööle bir tat, yok bööle bir zevk!
“O dönemi on leva bursla geçiidim. Sonra, okulu bitirene kadar otuz leva burs alamadım ama yiimi leva aldım. Parayı alır almaz ilk işim koşarak pastaneye gitmek oluudu: Bir ekler, bir boza.”
Ben bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan onu dinlerken kendi öğrencilik yıllarıma dönüyordum. Evleri yeni yapmıştık; her tarafımız borç içindeydi. Haftalığımı çoğu kez komşulardan borç alıp bana veriyorlardı. Eklerin ne olduğunu bile bilmiyordum. Bizim okulda burs murs da yoktu.
“Bugünümüze çok şükür. Kimseye muhtaç da değiliz, cebimizde üç beş leva paramız da var,” diye muhabbete devam ettim.
Sustu. Sonra yavaşça başını kaldırdı.
“Mayıs ayında, liseden mezun oluşumuzun ellinci yılı için arkadaşlar aradı. Şumen’de toplandık. Bir ara nasıl olduğunu anlamadım ama kendimi eski kiramın bulunduğu mahallede buldum. Yokuşu indim ve bir de ne göreyim? Bizim pastane hâlâ aynı yerde. Sadece adı Roza’dan Rozaliya’ya dönmüş. Önünde durdum. Pastane baştan aşağı değişmiş, çok modern olmuş ama vitrini aynı; değiştirmemiş, korumuşlar. Antika ve içinde vafla, boza, kifla, limonata, baniçka ve taa taa nelee var ama orta yerinde ekler. İçeri giidim. Kasada gencecik bii kız. Hiçbii şey demeden vitrinin başına geçtim. Ne kadar öyle kaldım, bilmeerim. Bir ara arkamdan bii ses geldi:
“‘Beyefendi, rahatsız mı oldunuz? Bir su vereyim mi, ya da doktor çağırayım mı?’
“‘Yok evladım. Sen bana bii ekler ver, bi de boza,’ dedim.”
Hafifçe öksürdü. Cebinden mendilini çıkarıp yana döndü; burnunu, sonra da belli etmemeye çalışarak gözlerini sildi.
Elimi cebime attım. Mendilim oradaydı; ben de diğer yana döndüm. Yutkunmaya çalıştım, olmadı. Öksürdüm ve bir sigara yaktım. Başını kaldırdı, buruk bir gülüşle yüzüme baktı ve:
“Af edeesin,” dedi.

