Bağış (hikâye)
Nasuf Dail
Yakışıklı genç, acil servis yatağına uzanmış, merakla hemşireyi izliyordu.
Ömründe ilk kez kan bağışında bulunacaktı. Biraz korkuyor gibiydi. Ama yine de mutluydu. Hemşire, elindeki incecik hortumu kol kaslarının üst tarafından dolayarak sağlamca sıktı.
— Pompala, dedi.
Genç yumruğunu sıktı, saldı, sıktı, saldı. Hemşire bu anda iğneyi damarın en kabarık yerine saplayıverdi.
Hava ağır, çok ağırdı. Ciğerlerine çektiği nefes cıva gibi girip çıkıyordu sanki.
Telefon çaldı. Hemşire ahizeyi hemen kulağına götürerek:
— Evet, evet. Akıyor, doktor bey. Hemen, dedi ve kan bankasına, sanki “çeşme olsa da çabucacık doldursam” dercesine baktı.
Telefonu kapattığında gözleri hâlâ o noktadaydı. Bankaya bakan diğer gözleri fark etmedi. Oysa hortumdan kavanoza sızan kan, gencin başında geçmiş yılların anısını tazelemişti.
Lise, askerlik, üniversite yılları… Öğrencilerle ilk karşılaşmanın heyecanı…
Milislerin her adımda ensesinde solumaları. Evliliği, işten kovulması ve ailede mutluluğun yerini bir kâbusun alması. Çürük bir sisteme karşı direniş, yattığı kamplar ve hapis…
Gururlu ve üzgündü. Kendini bir kahraman gibi hissetmiyordu ama boyun eğmediğinden, kula kulluk etmediğinden gururluydu. Ancak babası onu anlamıyor, anlamak da istemiyordu.
— Dünyayı sen mi düzene sokacaksın? Haksızlıkları sen mi yok edeceksin?
Ben seni öğretmen olman için okuttum, oysa ne yollara saptın…
Neticede on yıldan fazla dargınlık ve ayrılıklar…
Hemşire hafifçe öksürdü. Genç adam irkilerek arkası üstü döndü ve gözlerini kapattı.
Babası ağır hastaydı. Takati kalmamış ve kana ihtiyacı vardı. Kaç kez hastaneye babasını ziyarete gelmişti, ancak hüsranla geri dönmüştü. Hasta baba oğlunu görmek istemiyordu.
Dargın da olsa, babasıydı. Belki de hayatta kalması, bir tek damarlarından incecik akan şu kana bağlıydı.
Döndü, bankaya bakarak:
— Ak, dedi, daha çabuk ak!
Bazı sıhhi nedenlerden dolayı şimdiye kadar kendisinden kan alınmamıştı.
Ama şimdi durum farklıydı… Çok ağır hasta ve çok acil kana ihtiyaç vardı ortada.
Üstelik bu hasta, babasıydı!
Hemşire:
— Tamam, dedi. Muamele bitti. İsterseniz biraz böyle kalın.
— Önemli değil, dedi.
Oturdu. Hafiften başı döndü. “Geçer,” diye düşündü, fakat kalkmaya acele etmedi.
Hastane kapısından çıktığında güneş ilkbaharı selamlıyor, her tarafa taze açmış çiçeklerin mis kokuları yayılıyordu. Gözlerini hafifçe kapattı. Midesi bulandı, başı döndü.
“Bir şeyler alıp yemeliyim,” diye düşündü. Hemen yolun karşısındaki bakkal dükkânına girdi. Benzi sapsarıydı.
— İyi misiniz, beyefendi? diye sordu dazlak satıcı, dudakları titreyerek.
— Evet…
— Emin misiniz? İsterseniz yardım edeyim. Nasıl olsa hastane şuracıkta.
— Merak etmeyin… İlk kez kan verdim de… Heyecandan olacak…
Çıktı. Hemen otobüse binip eve dönmeyi düşündü. Ayakları sanki kurşun kesilmişti. Başı iyice dönmeye başladı, yürüyemeyecekti.
Kaldırımdan ayrıldı ve avlu dibine çöktü. Bakkaldan aldığı kuru bisküviyi ağzına götürdü. Biraz kuvvet umuyordu. Yutamadı. İştahı da hepten kaçmıştı.
Her taraf dönmeye başladı.
Sanki dünya üstüne aktarılıyordu. Arkasını iyice avluya dayadı. Böyle daha iyiydi.
“Geçecek, geçmeli. Hadi oğlum, dayan. Hayır, yardım istemeliyim.”
“İmdat!” diye bağırmak istedi, sesi çıkmadı.
Birden dünya dönmez oldu. Üzerine bir rahatlık çöküvermişti. Oracığa serpildi. Soluk benziyle sanki derin bir uykuya dalmıştı…
Baba gözlerini açtı.
Ağır bir gece geçirmişti, ama tehlikeyi atlatmıştı. Sabah güneşinin sıcacık ve afacan ışınları yüzünü okşuyor, sanki “Yeniden hayata hoş geldin,” diyorlardı.
Güneşi görebilmek, yeniden nefes almak ne kadar da güzel bir şeydi…
Dışarıdan ambulansın sesi acı acı duyuldu.
“Yine bir hasta herhalde. Allah şifalar verir inşallah,” diye düşündü.
Yan taraftaki çekmeceye uzanıp bir portakal aldı, ısırdı. Meyvenin hayat dolu suları damarlarına aktı.
Oda arkadaşı:
— Geçmiş olsun, dedi.
— Sağ ol. Dışarıda bu telâş ne?
Oda arkadaşı pencereye yaslanmış, susuyordu. Gözlerine dolan yaşları zorlukla tutuyor, nasıl cevap vereceğini bilemiyordu.
Nihayet:
— Ne büyük haksızlık, değil mi? diye söze başladı. Biz yaşlı olmamıza rağmen helal verilen kan sayesinde yaşayabiliyoruz. Kendisine hayat borçlu olduğumuz bir genç ise avlu dibine çökerek oracıkta kalıyor… Dün akşam babasını ölümden kurtarmak için kan vermiş… Buradan ayrılır ayrılmaz da sizlere ömür…
Baba elindeki portakalı bir kez daha ısırdı. Derin derin göğüs geçirerek:
— Ne evlatlar var ellerde, dedi. Allah rahmet eylesin.
Babasını kendi kanıyla hayata çevirip de Allah’ın rahmetine kavuşan gencin, oğlu olduğundan habersizdi.
Kaynak: “Hak ve Özgürlük” gazetesi, Sayı 21, 1995, s. 4

