Giyimimize Hürmet Edelim
Yazı: Ali Rodoplu
Türk milli giyimimizin heveskâr sanat toplulukları sahnesine gelmesi, bir sıra diğer etkenlerle birlikte demokrasinin gelişini müjdeledi. Rengârenk şalvarlar, sırma yelekler, düğün ve bayramlarda gelin alaylarını süsledi. Güzel, değil mi!
Bir ulus, bir etnik grup, gelenekleriyle beraber, milli giyimini de unutmamalı, batırmamalı. Nitekim demokrasi gelmeseydi, bu konuda herşeyimiz batmak, batırılmak üzereydi.
Gün oldu köylerimizde “toplumsal eylemciler” grup halinde ev ev gezdi, kadınlarımızın çeyiz sandıklarını açtırarak makasla şalvar paçası kestiler. Onların anlayışına göre bu bir kültür devrimiydi. Ne var ki, Ayşe yengeler, Fatma halalar… hepten otlarcasına ahmak değillerdi. Adet yerine gelsin, diye birer eski şalvar verdiler komünistlere kesmeye, en güzellerini sakladılar. O günleri yaşadık, o günlerin yolunu da tamamladık. Günümüze gelelim.
Çağımızın, içinde yaşadığımız bu döneminde 2000. yılına doğru yol alıyoruz. Bir de Avrupa kıtasında bulunduğumuza göre, milli giyimimizi ne yapmalıyız?
Eski çağlarda bütün milletler ve etnik gruplar, kendi giyimini hem bayramlık, hem günlük giyim olarak kullanıyormuş. Ve değişik milletlerden temsilciler, bir yerde toplanınca giyimlerinden belli oluyormuş.
Avrupa’lılar daha On-dokuzuncu Yüzyılda kendi milli giyimlerini modernleştirmeye başladılar. Yeni moda giysiler, resmi yerlerde ve işbaşında daha elverişliydi. Modernleşme aralıksız bir süreç olarak günümüzde de devam ediyor.
Bu arada Avrupa’da moda evleri şalvarı da unutmadı. Onun da moda sahnesine geldiğine hepimiz tanıkız. Doğu giyimi, bazı çevrelerce küçümsenmesine rağmen, yılların ötesinden gelen bir estetik zevk olarak dünyaya tanıtıldı. Pek tabii ki, bu, geçmişte şalvar giyen insan gruplarına bir gurur veriyor.
Şalvarla ilgili, istediğimiz kadar güzel sözler söyleyebiliriz. Ama sorun olarak konuya bir başka açıdan ışık tutalım.
Giyim modernleşince milli giyimin durumu ne olacak? Bir gerçek ki, her millet kendi milli giyimine saygılıdır. Hele de şu modernleşme döneminde uluslararası festivallerde milli giysilerin binbir çeşidini görürüz. Bir çiçek bahçesini andırır o toplantılar.
Demokrasi gelince o güzelim bayramlık şalvarla beraber Ayşe yenge de komünistlerden sakladığı günlük şalvarını çıkarıp ayağına çekti. Komşu Fatma halanın ise eskiden şalvarı olmadığından yenisini dikti. Ama ikinci şalvar ne pantolona, ne de şalvara benziyordu. İkisinin arasında: şalvar veya pantolon bozmasıydı. İnek sağmaya olsun, dükkâna olsun, hatta yakın kentteki pazara bile hep aynı şalvarla gitmeye başladı. Kiri belli olmasın diye koyu renk bir basmadan dikilmişti, kirli mi soluk mu anlaşılmıyordu. Ve böyle biçimsiz şalvarı gören bir başkası “Türk işi, bakın ne kadar çirkin” der. Diyen haklıdır da.
Demokrasi koşullarında kadınlarımıza ne giyeceklerini dikte edecek ne de yasak edecek her hangi bir güç yoktur. Elâlem karşısına çıkarken de ne giyeceğini kişi kendi seçer. Ne var ki, her kişi biçiminin biraz da olsa, boğazdan geçer bir durumda olmasına özen gösterir. Demek herkeste giyimi kuşamı üstüne belli bir toplumsal sorumluluk vardır.
Avrupa’lılaşmış bir ülkede milli giyimin yozlaştırılmış, çirkinleştirilmiş biçimiyle toplum karşısına çıkmak, hem o kişiye hem de milli giyimize bir yüz karasıdır. Artık Avrupa’da ve dünyanın birçok bölgesinde milli giyimin günlük giyim olarak kullanılmasından vazgeçildi. Milli giyim sadece belli günlerde giyilir. Sözüm orada ki, bizim milli giyiminimiz de öyle olmalı.
Şalvarlar, sırma yelekler, alaca çoraplar… üstüne nice nice türküler söylenmiş! Yüzyıllarca estetik nitelikleriyle insanlarımızın hizmetinde bulunmuş milli giyimimize kimsenin çirkin demeye hakkı yoktur, yeter ki, biz onu çirkinleştirmeyelim.
Kaynak: “Hak ve Özgürlük” gazetesi, Yıl 2, Sayı 26, 26 Haziran 1992

