Yörük Lâneti

Yazı: Emel Balıkçı Şakir

Biricik erkek yavrucuğu, Cevdet’i, kara topraklar kucaklayınca, Nevset Çavuş’un evini sanki koyu ve ağır gölgeler sardı. Genç adam, henüz otuz üç yaşında bir baba, sekiz yıl erkek yavru beklemişti. Sırtı sıraya dört kız çocuğu dünyaya geldi, ama onlarla pek gurur duyamadı. Hep başkaların yüzünden:

“Ha-a, Nevset, galiba gene kızın olmuş, öyle mi? Bak, erkek çocuğa yardım ister, yardı-ım!”

Bu takım dokundurmalar onu yerle bir ederdi. Nevset, deli gibi başını alsa, gözünün gördüğü yere gitse, gitse de, bu kendini beğenmişlerden kaçsa… Eh, şu Yüce Allah, ona da bir erkek çocuğu verse, hiçbir gamı kederi, bir sorunu olmayacaktı!…

Aradan, kim bilir ne zaman geçmemişti. Eşi, Ürküş, gene hamileydi. Ormanda odun kesen Nevset, küçük kızı Fatma’nın haykırışını duyunca, ansızın irkildi:

“Baba-a, annem erkek doğurdu!”

Ne yapacağını şaşırdı ve koşarak soluğunu dere kenarında aldı. Başını suya batırdı, çıkardı ve var kuvvetiyle bağırdı: “Ey, Cenabı Allah’ım, benim dualarımı duymuşsun! Şimdi, o kendini bilmezlere, şerefsizlere bir sorayım ben!”

Ürküş’e, doğru kanatlı kuş gibi uçtu. Usulle kapıyı açtı. O sevgi dolu gözlerine baktı. Yanında, küçücük, beyaz, gaytan oyalı ile aba arasında, uyuyan bebek! Burun etrafında o, sarı, kiraz tanesine benzeyen dudaklar… Bir melek! Allah’ın verdiği melek! Baştan bebeği, sonra da Ürküş’ü öptü, elle okşadı: “Ürküş’üm, canım, ben hep sana inandım…”

Sonra… Sonrası aptalca bir kader!? Sadece ellerin ağzından düşmek için mi başına gelmişti bu hal?! Allah’ım, neden?!… Neden?!

Şehir yoluna düşen Nevset, küçük oğlunun cenazesini bekleyemedi. Ne aile, ne aile yuvası… her şey bitmişti…

Anılar, onu taa, çocuk yaşlarına götürdü. Ürküş, atın üstünde, cesur bir kız, dede çiftliğinde tozar, dolaşır. O, Nevset, delice meraklı bir delikanlı, ilkten bu sevgisinden söz bile edemiyordu. İşte, cesaretsizlik buna derler ama uğru açıkmış delikanlının. Hiç umut etmediği bir anda, Nalbant Hamit’in torunu “Evet!” dedi. Böyle de bir kız! Selvi boylu, deniz gözlü, ardından da on iki buğday sarısı belik! Bir de iş tutması var. Eline ne alsa yakışıyor. Onun bu işgüzarlığını kim kıskanmaz! Genci yaşlısı… Tuttuğunu koparıyor, ayol! Çift sürmek, ekin ekmek, biçmek… Bunlar hep erkek işleri değil mi? O, hepsinin üstesinden geliyor…

*

Birtakım söylentiler dolaşıyordu ortalıkta. Saksağan’da*, Yürük Sali’nin oğlu, bundan yıllar önce gençlikte Ürküş’ün ninesine aşıkmış. Dede, bu ilişkileri kesip atmış! “Hayır! Bu asla olmaz!” demiş. Çünkü Yürükler’de de ocaktan dışarı evlilikler geleneklere göre, yasakmış.

Gerçek mi, değil mi? Kimse bilmez. Ama şu Kadir Nalbant’ın torunu, Ürküş, son derece Yürük sülalesinin insanlarına benzermiş. Hele o gözler, o saçlar ve hareketleri… Bu olayları genç nesiller bilemez.

Kadir Nalbant’ın korkuları, kuşkuları bunca yıl unutulmuş, bastırılmış. Şimdi, küçük torununun gözlerini, saçlarını, hele o minik yürüyüşünü görünce, tekrar tekrar ortaya çıkarlar. Ürküş’ün, o gök mavi gözleri, sarı saçları… Bir körün de dikkatini çekebilir. Bakışları da tıpkı Yürük Sali’nin, o derin bakışlarını anımsatırdı. Gizli, yıllarca taş altında bastırılmış şüphe, Kadir Nalbant’ın beynini karıştırdı: “Demek ki, tek oğlum, Hamit, Yürük damızlığı…”

Kimseyle paylaşmadı bunu. Anlamı da yoktu. Eşi, yıllardan beri kara topraklara karışmış, bu sırrı da kendisi ile götürmüştü. Yürükler de alıp başlarını Doğuya göç etmişlerdi… Balkan Savaşları’ndan bir yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen onlar hala Yayla’ya* dönmemişlerdi. O yıllarda ne ağır günler yaşandı! Masum Müslüman yavruları kurban edildi, Rodoplar’da Pomakların ve Türklerin köyleri kül oldu… kimi kaçtı, kimi tutuklandı. Erkekler esir alındı, hanımlar hıristiyan yapıldı… Yaşlı insanların belleklerinden asla silinmeyen tablolar: Palabıyık bircandarma, yanda bir bakır su, masum papaz ve makası:

-İsmin ne?

-Ayret.

-Haydi, Anka!

Papaz, saçlardan bir top keser, üç defa su serper alnına: “Türk dini, Türk dili yasak!”, diye feraceyi çekermiş…

…Şu torun da! Tüm hayallerini mahvetti. Demek ki, o, Kadir, Behçet Pehlivan’ın bulma çocuğu, İski mahalle’nin* tek mirasçı kızına evli, ondan yıllarca yararlanmışlar?! Kimin aklına gelebilir? Bir namussuzluğu kapatmak için…demek ki, Hamit, bir Yürük ceremesi imiş…

Bu güne kadar cevaplayamadığı soru, Behçet’in teklifi: “Kızımı sana vereyim? Mallara hep sen baktın.” Şimdi bunun nedeni de ortaya çıktı. Demek ki, o büyük büyük laflar: “Mal mülk yabancı ellere kalmasın”, “Seni kendi oğlum gibi bilirim” gibi laflar, bir planlı, namussuzluğu örtbas etme girişimleri imiş… Ne var ki, baba ve kız! İkisi de bu işin içindeymiş!

Yürük olayları onu battırır giderdi…

Onların Rodoplar’a yerleşmesini, Fatma ninenin anlattıklarından biliyordu. Yayla’dan Saksağan’a* kadar, Büyük bunar’dan (Kız bunar*) Baraklı’ya* ve Taşboğaz’dan ta Ahmet Ağa’nın Beylik düzüne* kadar hep onlar, hep onların sürüleri…

Sultan Mehmet IV devrini de duymuştu. O yıllarda Yürükler, Küçük Yayla’yı Sultana hediye etmişler ve onun ismi de değişmişti: Avannı*.

Karaasan sülalesinin batmasından da söz ederdi: bir kısmı, en eski Türk köyüne geçmişler, (Hotan* köyü, Latin zamanında kurulmuş ve kaldırım yollarının tarihi de 11 yüzyıla kadar inerdi) bir kısmı da Selime’ye geçmişler…

Daha neler bilirdi! Eskiden, dedelerin biri, yakışıklı, anneye babaya biricik olan, Yürük kızı Ayşe’yi kaçırmıştı. Bu Yürükler’in hiç hoşuna gitmemiş, ama karşı koyabilirler mi, buna güçleri kuvvetleri yeter mi? Filibe kaymakamının hısımlarına kim karşı çıkabilir?

Güzel Ayşe, bir Cuma namazında kaçırılmış. Birkaç hanım yakın ırmaktan köye gelirlermiş. Bir de atlı delikanlı, yanlarından ırşım* gibi geçmiş, Ayşe’yi kavramış, uçmuş gitmiş. Hanımlar, bağırıp çağırmışlar, ardından koşmuşlar. Kimileri can alametinden camiye de girmiş, erkeklere duyurmuş.. Atlı adamdan iz bile yokmuş. Baldıran’da yorgun bir ata rastlamışlar, ama Ayşe ortalıkta yok! Babası yerden yere vurmuş kendini. Köy içinde deli gibi dolaşarak, lanet üstüne lanet yağdırmış: “Yürük sülalesine karışanlar, onu karıştıranlar kahır olsun!” Allah yüzlerini güldürmesin!”

Aradan bir beş ay geçmiş ki, olay açıkla kavuşmuş…

Filibe kaymakamı, tayfasıyla ava gelir. Ayşe’nin babasına da selam gönderir. Akşamı onda konaklayacaklar. Adamcağız yüksek misafirleri, her zaman olduğu gibi gayet iyi karşılamış, geç saatlere dek yemişler, sohbet etmişler… Kaymakam, torbadan hediyeleri çıkarmış, ev sahibine bir çift kınalı kasap bıçağı vehanımına da bir kat atlas kıyafeti. Bir ara hane sahiplerine bir davetiye sunmayı da ihmal etmez:

-Sizleri, ailecek yazlık köşke, yeğenimin nikahına davet ederim, demiş.

-Hayırlı uğurlu olsun Kaymakam Efendi!,diye karşılık çevirmiş.

Devlet makamlarından böyle bir öneriye kim sevinmez! O, bu sevincini gizlemeye çalışırken başına gelecekleri aklının kıyısından bile geçirmiyormuş.

Nikah gününde Yürük ailesi, oğulları ile yola çıkar. Büyük köşk tıklım tıklım misafirler ile doludur. Her biri merak içinde. Acaba Kalmış Pehlivan sülalesine gelin kim olacak!? İmam, nikah duasını okumuş, kızın duvaklığını açmış. İnsanlar şaşıp kalmışlar… Gelin, Yürük kızı, Ayşe! Babası onu görünce, kaşlarını çatmış, bakışlarını oğullarına çevirmiş, baş göz işaretiyle “sabırlı olun” demiş ve hiçbir şey olmamış gibi yana dönerek, gülümsemiş.

Kalmış Pehlivanlar sülalesi! İski mahalle’nin* sahipleri! Onları bu yörede bilmeyen, tanımayan mı var? En gözde av yerleri, otlaklar, çarklar ve Gaşna* ırmak boyu değirmenler, hep onlara ait! Malları mülkleri bunlarla da bitmez… İski mahalle’den Büyük dereye*, Av anlığı’dan Par’yaya*, oradan Seçemeğe*, balta girmemiş ormanlar da onların…

Düğün bayram yedi gün sürmüş. Edirne, Selanik, Tatarpazarcık, Filibe, Selime* gibi yerlerden misafirler gelmiş. Kaymakam bey, bir top Bahçesaray ipeği, iki fıçı zeytinyağı, Basra hurması ve daha neler hediye getirmiş. Her gün Yürük kızı, kendi soyu sopu dışında birileriyle evlenmez ki…

Bu hikayenin devamı da varmış, ama Fatma nine, fısıldayarak anlatmış bunları, sakın Beyçet Pehlivan’ın kulağına “asılmasın” diye…

Ayşe gelin hamile kalır. Babası, tebriklemeye gelmiş ve şunu da ilave etmiş:

-Bizim, Yürük hanımlarının doğumu biraz daha farklı olur. O sebepten, kızımız, bebeği doğuracağı vakitiye kadar bizde kalsın!

Tabi ki, bu zaman da gelmiş, Ayşe, Saksağan’a gitmiş.

Günün birinde tellal gelmiş ve Pehlivan’lar sülalesine acı haberi ulaştırmış: “Ayşe’yi ve bebeği yitirdik!”

Genç baba deli gibi başını alıp ata binmiş, Saksağan’ın yolunu tutar. Ne yazık ki, eşini ve bebeği toprak altında bulmuş. Ağlamış, onların cesetlerini kendi çiftliğine götürüp oraya gömmek istemiş. Yürük baba, buna müsaade etmemiş: “Oğlum, demiş, günahtır, akşam karanlığında mezar açılmaz! Sabaha kalsın!”

Şafak söker sökmez damat, mezara yürümüş. Ne görsün ki, mezar açık, içinde ne Ayşe, ne bebek! Ayşe’nin babası da ortalıkta yoksul. Genç, dertli baba almış başını gitmiş. Bulamamışlar onu…

Bir ara, Baraklı mandıracıları, Seçemek yolunda yaşlı, bakımsız, saçı sakalına karışmış bir dedeye rastlamışlar.

-Dede, kimsin, nesin sen? – diye ilgilenirler.

Yaşlı, kendi halinde, meczup biri, doğru dürüst cevap vermiş vermemiş, ama hep söylenirmiş: “Mezarın batsın Ayşe, mezarın!”

Bu olay üstüne aşıklar türkü de yakmışlar:

Gelir mi Ayşe’m, gelir mi

Basra’dan kına gelir mi,

Altın döşesem yolları

Yürük da kızını verir mi

Saksan’a kuşlar mı konar

Kuzular oyun mu oynar

Sen geçme Ayşe koprüyü

Şeytanlar seni çarparlar.

Döner mi Ayşe’m döner mi

Ocakta bakır döner mi

Kara da yerde kül olsan

Evlat acısı söner mi…

Birkaç ay sonra, genç Pehlivan Saksan’a gelmiş. Yanında da hizmetkarları. Eski, ahşap camii yıkıp yenisini yaptırmak niyeti! Ayşe anne ve küçük yavrunun hatırası hep yaşasın! Bir sebebi de varmış, Ayşe ile ilgili olayları açıklamak. Oradan sordurmuş, buradan laflar atmış, olmamış. Ayşe’nin ve babasının halini bildiren bulunmamış.

Camiin açılışına yörede yaşayan Yürükler gelmiş. Hoca efendinin dualarından sonra, genç Pehlivan da birkaç söz söylemiş. Zaten cemaat, sabırsızlıkla onun ağzından çıkacakları bekliyormuş. Pehlivan, sağına soluna bir göz attıktan sonra yüksek sesle bağırmış: “Kahrolsun Yayla’da otlayan sürüler! Kahrolsun geri dönenler! Kahrolsun olsun Yürükler’in kökü kökeni!!

Sonra atına atlayarak, kaybolup gitmiş…

Her yıl, ilkbaharda dönen Yürükler, Balkan savaşından sonra bir daha bu yerlere dönmemişler. Saksağan ve öteki Yürük köyleri de kısa süre içinde in cin yuvası haline gelmişler. Camii ve mezarlar kalmış!*

Neden sonra Saksağan iyice batmış, cami yıkılmış. Geçen yüzyılın 30’lu yıllarında her tarafı kazmışlar, zorla Müslüman halka çam ektirmişler. Komunizma devrin de de 1982/84* arası, mezar taşlarını kırmışlar, uzaklara aşırmışlar. Ortadan yol da geçirmişler. Yürükler’den sadece yer atları hatıra kalmış.

*

Kadir Nalbant defalarca Yürük hadisesini aklından geçirmiş ve kendi hayatı ile karşılaştırmıştı. “Bu olaylar benim hayatıma da mı yansımıştır? Hayır!” Ama ortada dolaşan bir şüphe, lanet var, daha doğrusu Yürük laneti. Bir de atasözü: ”Lanet dokuz kuşağa kadar tutar ve onun cefasını kim çeker, bilinmez.” Düşünceleri de, adeta birbirini kovalardı: “Demek ki, Behçet Pehlivan bana kızını verdi, bununla bir nevi kendi namussuzluğunu örtbas etsin, gizlesin… ve ben? Gençlik…gerçekleri fark edememek… Kendi yavrum gibi yetiştirdim onu, everdim… O da benim değilmiş?!”

Bu yüzden de “oğlu”, şu teklifi yaptığı zaman: “Baba, Ürküş’ü Nebi Çavuş’un Nevset’e verelim mi?”. O buna: “Hayır!” demedi. Öksüz gelmiş, öksüz dünyadan gidecekti. Lanetler yerini bulacaktı!

*

Ürküş, kendi sardığı sigarayı acele acele çekti. Gözleri de sağa sola dolandı. Genç yaşta şu merete alışmıştı. Bir zamanlar yaylaları, tek başına at üzerinde dolaşan o Ağa kızı, şimdi bir yaşlı, kırışık yüzlü, saçsız, umutsuz bir hanıma dönüşmüştü.

Nevset, geri dönmedi. Küçük Cevdet’in ölümünden sonra kendini bir türlü toparlayamadı. Yöre halkı böyle hallerde, “o mal tepeyi almış” deyimini kullanıyor.

Annelik duygusu, Ürküş’ü ömür boyu, terk etmedi ve suçları yük yük artırdı: “Ey, Cenabı Allah’ım, neden biricik erkek yavrumu bağışlamadın. Neden Allah’ım?”

Ara sıra günlük uğraşıları içinde kendini boş bulduğu anlar oluyordu. İşte tam böyle hallerde avazının çıktığı kadar içinden bağıracağı geliyordu: “ Ey Allah’ım, ben bir kimseyi boş elle çevirmedim. Kimseye laf dokundurmadım. Zenginlikte gözüm kalmadı… Hep yalnız… Nevset de gelseydi… Bir defa beni okşasaydı…”

Ürküş, çocuklarına baktı, adam etti onları, everdi de. Nevset, Mediha kızın düğününe son anında geldi. Bir akşam kaldı, içti. Sabahı baktılar, yok. Gitmiş. Ulviye, Fatma, Sabiha kızları da evlendi. Nevset gelmedi. Selam ve armağan göndermiş.

Tek başına, Ürküş, tarlaları sürdü, ekti, topladı. Günler, aylar, birbirini takip etti.

Bir gün o, “öteki” dünyaya giderse, belki şu yürük lanetini çözer… Ama kim bilir?

(Bir uğrayın Orta Rodop dağına, Osmanlı dönemin Yürük diyarına. Hele şu Saksağan köyüne. Mezar taşları, kırık dökük. Camiin temelleri kazılı, kocaman taş yığınları, mezar delikleri… terk edilmiş yaylalara… Yürük Ali, Sali, Ayşe vb. bir avuç toprak olmuşlar. Ama bir salavat getirmek, bir dua okumak hep sevaptır.)