Boyunduruk
Gerçek olay üstüne yazılmıştır!
Emel Balıkçi Şakir
Krallık iktidarı düşmüştü. Yeni komünizm yöntemi eski kuralları çöpe atmış, yakmış, yoketmişti. Geçti geçmedi 10-15 yıl, tüm halkın malına mülküne el koyuldu, parasız pulsuz alındı.
“Biz, yeni, komünist dönemin insanlarıyız! Yep yeni birlik beraberlik biçimi devletiz! Halkın yaşam tarzını da yeni düzgüne geçireceğiz! Herşey ortak olacaktır! Tarla-çayır, dağ-orman, koyun sürüleri-hayvanlar, mal-mülkler! Beraber çalışacağız, beraber yaşam koşullarına katlanacağız, her şeyi eşitlik şeklinde paylaşacağız!”
Bu sloganları ortaya atan iktidar, ilk köy halkın malına-mülküne el sürdü. Karşı koyanları yurdundan-yuvasından, ülkenin bir ucundan bir ucuna sürüldü. Geri kalana parça-buçuk bahçe, hayvan olarak, eşek ve birer inek bıraktı. Koyunları, öküzleri, at katırları ise toptan aldı, yeni dikilen samanlık-damlara kapattı. Para denilen, hiç olmayacak maaşa çobanları bağladı. Onların başına da birer takipçisi tayin etti. Geri kalan işsiz malsız halk yaz aylarında “devlet” tarlalarında tütün veya patates çalışmalarına katlanmak zorundaydı. Erkekler ise, kendi baş, kendi tıraş. Kimileri, sağ-sola, muhtarlık verirse, bir hangi çalışma yerinde, kanal kazmak, yol açmak vb, ve orada beş burada üç gündelik karşılığı ile aile geliri. Ürünler ise, süt, deri, yapa, etler devlet ambarlarına girerdiler.
Zavallı halk! Göreceklerini Allah ve canları bilecekti.
Küçük bir dağ köyü ortamında Ayşe gelin sülalesi de bu acı gerçekleri yaşamış olacaktı. Saygısız bir aileye düşmüştü o. Hayatı acı ve zehir olacaktı. Eşi, tek oğul olduğu için, şımarık ve sorunluluğu taşımayı sevmeyen biriydi. Bunun da meyveleri kısa zamanda dünya üzüne çıkmıştı. Çalıştığı toptan dükkanda sağa-sola parasız-pulsuz malları dağıttı, veresiye verdi. Bir gün, iki gün aylar geçti. Sıra, cevap vermek zamanı başına çöktü. Devlet adamları onu mahkemeye verdi ve beş yıl hapiz cezası kesildi.
Ne olduğu ise, eşi Ayşe’ye oldu. Evde altı çocuk, iki yaşlı ve işsizlik başına kondu. Köyde bir yıl önce yeni okul açılmıştı. Ayşe gelin da müdürüne halini danıştı. O da süpürgeci gibi onu tayin etti. Edildi ama, ihtiyarların hoşuna hiç de gitmedi. Evdeki hizmeti, küçük çocuklara ara-sıra aş pişirmek, çanak çömlek, temizlik yapmak hep onu bekleyecekti. Kaynanası da ikide bir:
-Gelin, bak işe gitmek istersen, erken kalk ineği sağ, eşeğe de orak ile biraz taze ot kes! Odun getir, sobayı tutuştur da soğukta kalmayalım. Te, baban kambur hali ile ağır iş yapamaz. Sütü de pişir! O kızanlar uykudan kalktı mı ben ne zaman kahvaltı yapacam? Ha yemek, ha içmek…
-Ana, sen kahır çekme! Her şeyi yapacağım!
Ve akşamları ta yarı gecelere kadar ev işini kolaylaştırsın diye, onu bunu düzene koyar, hazırlık yapardı.
Halkı, asan-keseni, köy muhtarı idi. O da Ayşe’nin okula almasına karşıydı, çünkü kendi eşini oraya geçirmeye kolaylamıştı. Ne vardı ki, okul müdürü bunu uygun görmedi ve köyde zavallı bir aileye yardım olsun diye, sözünü etti. Bu da Ayşe hanım idi. Velef ki Bulgardı, o bir sürü tek başına kalmış öksül gibi çocuklara yardımcı olmak isterdi. Bir de, köyde, Ayşe gelin kadar başka biri düzgün Bulgarca konuşmayı bilen yoktu. Muhtar dahi. Okulda en başarılı çocuklar Ayşe’nin idi. Ayşe ona hem süpürgecilik yapacaktı, hem de saatlerde birinci sınıf, dili bilmeyen öğrenciler derslerinde, öğretmene yardım edecekti. İşe başlaya Ayşe hanım herşeyi yerine getirir, müdürün sözünü ikiye etmezdi.
Kış karları köyü bastırdı. Sabahları çocuklar okula geç kalır, bazıları da gelmez oldu. Müdür, bir hayli düşündü ve muhtarın makamına çıktı:
-Sayın Muhtar bey, dün çocuklar okula geç kaldı. Bazıları da gelemedi. Sokaklarda kardan geçilmez. Sizin sekreter ağabey sokakları temizler ise, çok faydalı olacak. Hem köylü rahatlıkla suya, dükkana, fırına ulaşır, hem de çocuklarımız okula geç kalmaz.
Muhtar, sakalını okşadı, düşündü gibi. Sonra bakışlarını müdüre doğru dikti, bir hayli derinleşe derinleşe gözleri ile baktı.
-Ha, çok iyi bir fikir! Sokaklar temizlensin! Ama bu sokaklardan sabah sabah ilk kimler geçecektir?! Okul çocukları! Onların geç kalmamasından kim sorunludur?! Siz Müdür efendi! Bakın, sokak temizlemesi okul süpürgecisine düşer! Zaten başka işi mi var! Ben kış odunlarını getirttim, kestirdim da! Ona ne kaldı? Hazır odunu yarmak ve sobaları yakmak. O odun hazırlıklarını okul saatlerinden sonra yapsın ve sabahları sokakları da ala-yola koyusun! Zaten devlet ona maaş sağlamış, hemen hemen benim kadar para alır!
Müdür da ne cevap vereceğini bilemedi. Ama araları açılmasın diye, Ayşe’yi kar temizlemesi ile uyardı.
Kış ayları, buzu-karı ile, soğuk donakları ile dağ köyünde uzun sürerdi. Ayşe erken erken sokakları temizler, okul sobalarını yakar. Eve döner inek sağır, em koyar. Ateşi yakıp sütü pişirir ve, ve tekrar okula koşarak gider, sobaları sönmesin diye. Bazan en büyük çocukları uyandırır yardım etsinler diye. Kimi okulda ateşleri takip ederler, kimi evdeki işlere yardımcı olurlar.
Kış geçti, “Yüz – sabanı düz!” vakti geldi. Pazar günleri Ayşe’ye sabahtan akşama kadar bahçe-tarla işi çıktı. Onun omuzlarına daha ağır, gaileleli çalışmalar çöktü.
Tarlanın biri, ev altında dik yamaç yer idi. Öküzler devlet hergelesinde. Kaynata, eşeği ve Ayşe’yi boyunduruğa koştu, toprağı sürsün diye. Nalet, ifrit adam gelinine acımasız davranırdı. Eşek kimi sağ-sola kayar, dik yerde tutunamaz ve tüm yük Ayşe’ye düşerdi. Kayar ise, sırtına ikide bir kırbaçlamak da eksik olmazdı. Komşunun biri bu gelinin halini görünce, dayanamadı:
-Ey Asan “ağa”, sen bu evladı anasız babasız mı buldun, yoksa Allah’tan da mı korkun yok?!, diye soru verdi.
Kendine ve hayata küsmüş, yetiştirdiği yaramaz çocuğundan ve devlet politikasından hıncını alamayan adam, tüm acıları Ayşe gelininden çıkarırdı. Onun zaten ömründe hoşgörülük, saygı sözü, hissi yoktu. Komşuya da bir çıkış çıktı:
-Sen neden işine bakmazsın?! Dün kuzenin muhtar oldu, bugün akıl vermeye kalktın! Aralan gözümün uğurundan zerre, kaldırırsam kırbacı, senin da kafanı kırarım!
-Yee, komşu, olma bu kadar sert, ya! Bu hayat kime kalacaktır. Dua et ki, Allah sana mutu, hayvan gibi yavaş bir gelin bağışlamıştır! Keşke bizim Fazilet sana gelin olsaydı da, görecektin gününü! Çömlekte osutturacaktı seni!
Asan da bir topaç toprak aldı ve komşuya doğru attı. Attı ama uzak olduğu için, vuramadı ve bu da onu daha çok öfkeletti. Hıncını almak için gene Ayşe gelinin sırtı “boşlukta” bulundu. Kaldırdı kırbacı var kuvvetle vurdu. Ayşe’nin gözlerinde kıvılcımlar çıktı, susarak boyundruğu çekmeye devam etti, gitti. Yere düşen tek göz yaşları bu acılarına şayit oldu.

