Oturacak’ın Koca Meşesi
Yazı: Emel Balıkçi
Derslerimi okurdum bir gün. Hava da öylesine İlkyaza kokardı ki, kuşlar, Güneyden dönmüş, cıvıl cıvıl ortalığı seslendiriyor. Karşıdaki Ayıpınar ormanı yeşillenmiş ve gözümün gördüğü çayırda da bir iki koyun kuzuları ile otluyorlar. Ama o kuzular… öylesine bir oyun, zıplamar atıyor, insanı hiç canı dışarıya çıkmak itemez mi? Benim de aynı. Karşıya koşuvermek için can atıyorum.
Evde tek başımayım. Zaten, Fatma gocnamın (kocaannem) yanında benden başka torun-meraklısı dolanmıyordu. Gocnam, okul hadiselerinde bize, öğrencilere karşı, çok ısrarcı ve titiz idi. O açıdan kardeşlerim hoşnut değiller, okumayı sevmiyorlar kaçıştırırlar da. Evde, anne-baba etrafında kalmayı tercih ediyorlardı.
Ben ise, okumayı çok, çok severdim. Herşeyden kendimi mahrum edebilirdim, şu kitaplarla beraber olmak. Gocnam da hoşnut ve rahattı. Hem ona engellikler çıkarmıyorum, hem de oyundaşlardan uzak dururdum.
Dersi çalışıyorum, ama canım da, ara-sıra, kuzuların yanında olmak için, ceviz kabuğuna girer-çıkardı.
Ninem bu arada Oturcak mevkiine gitmişti. Bir kara keçimiz vardı hep o yana kaçardı. Orası onun payıtaht yeriydi. Bazı, yeni türemiş meşeciklere nefes almayı vermiyordu. Hemen yemyeşil yaprakları tüketir giderdi. Ninem de, onu gözden kaçırdığı zaman, nerede olduğunu bilir, koşar getirirdi.
Aradan belki de 1-2 saat geçmişti. Fatma gocnam hala ortalıkta yoktu.
Ben de, ona seslenmeden evden ayrılmazdım. Biliyordum ne kadar hassas ve duyarlıydı. Küçük yaşta beni uyarması, kulaklarımda her zaman çınlıyordu: “Memed’im, mezarlık kuyusuna bakma, Sarıkızlar seni kavrar, suya batırır, gidersin!”
Dersimi hazırlamış, kitabı çantama toplarken, hemen avludan gocnamın sesi ortalığı çınlattı: “Vay, anacım, vay! Vay evladım vay!”
“Neler oldu, gocnam?”, ev kapısına koşuverdim.
O, kütük üstünde oturmuş, dizlerini iki eli ile döver, başını da sallıyor.
“Keçiyi bulamadın mı? Uzaklara mı kaçmış, yoksa biri mi kaçırmıştır?!”
Gocnam, nefes alamıyor, bir dizlerine vurur, bir ellerini uzatır Oturcak yoluna doğru. Sesi tıkanmaya başları. Ben iyice korktum. Acep nineciğime biri mi saldırdı… yook, olamaz! Hemen koştum, su testisini aldım, ona uzattım. Kadıncağız, son gücü ile elleri tir titriyordu. Testiyi zor kaldırdı. Tabi ki ben de yardım ediyorum. Bol bol su içtikten sonra, bakışlarını bana doğru kaldırdı ve gözleri yaş dolmuştu. Hıçkıra, hıçkıra söylemeye başladı:
“O ooo… oğlum Memed’im… benim Koca meşeme kıymışlar…”
Öylesine bir ton ile konuştu, sanki canlı birini kesmişlerdi. Ben uslandırmaya çalışırım: “Gocnam, ağlama, bak, Koca meşenin etrafında ne kadar yeni meşecikler türemiştir. Tam bir orman olacaklar!”
O başını sallaya sallaya, derinden soluk almaya devam eder.
“Memed’im, yavrum, sen bilmezsin, oğlum! O meşe benim canımdı! Orada şehit deden Bekir ile son oturmuştuk. Oradan onu savaşa gönderdim… ve o bana ne demişti: “Meşe var iken , biz de varız! Savaştan döndüğümde gene burada oturur, sohbet edeceğiz, çocuklarımız da onun gölgesinde büyücekler…” Şimdi meşe yok, deden yok, neyim kaldı benim?!”
“Ben varım gocnam!” Hemen ona sarıldım. O da bana: “Ah, oğlum ah, ben o meşeyi deden sanırdım… Ne zaman savaşta şehit düştüğünü öğrendim, gittim meşe yanına… Sarmaştım, ağladım ve söz verdim: Bekir’im bu meşeyi sarmaşırken, öteki dünyada bil ki, seni sarmaşırım… Şimdi kime sarılacağım, oğlum?!” yaşları bangır bangır döküldü. Ne yapacağımı bilemiyordum. Tek ona daha da sıkı sarıldım kaldım. O da, sanki dedemi sarmaşır gibi, bana sarılmak kalmıştı.
Emel Balıkçi’nin “Mehmet’in Yaşam Öyküsü” adlı kitabından alıntıdır.

