Kitap okumak düşünceyle olur

Gazeteci yazar Halit Dağlı, gazetecinin hep yazar olma özlemiyle yaşadığını anlatıyor.

Sayın Halit Aliosman Dağlı, önce kendinizi tanıtır mısınız?

Bir deneyelim, şimdiye kadar hiç bir yerde kendi kendimi anlatmadım; bir deneyelim. Bak şöyle olduğu var, beni bana anlatanlar oldu. Adım Halit Alliosman Dağlı, aslı budur, ancak Uzun Efe, Ormancı, Balkancı veya Dağlı Dayı diyenler de bulunuyor, sorun değil, sonu sonunda hepsi bir kapıya çıkar. Oysa benim memleketlilerim, dostlarım, hayranlarım arasında Halit Ağabey olarak bilinirim en hoşuma giden de bu sesleniştir. Şimdi gelelim işin aslına: hani çantadan çıkma denilir ya; ben çantadan çıkma bir gazeteciyim. Yurdumuzda Türkçe yayınlanan gazetelerde 46 yıl 2 ay 26 gün gazeteci olarak görev yaptım. Gazetede çalışan herkese gazeteci denilir, ancak ben araştıran soruşturan, sürekli insanlar arasında olmayı seven, sayısı binleri aşan değişik konuda yazı altında imzası bulunan bir gazeteciyim, bunu bilenler çok iyi bilir. Belki bunun içindir ki, Bulgar Gazeteciler Birliği Altın Kalem ödülünü ilk alanlardan biri de ben oldum. Ardından devlet ordenleriyle de onurlandırılmış bir gazeteci olduğumu bildirmek isterim.

Ardinoluyum, dört yandan kasabayı kuşatan o birbirinden şirin dağlarda yetişen bir kişiyim. Doğum tarihi dersen önemsemediğim için besbelli, yılını unuttum; ancak bu sene çiçek ayı mayısta doksana adım atacağımı biliyorum. Ötesini sen tamamlayıver işte. Biliyorum, eğitimden tezkereden, diplomadan ilgileneceksin hemen anlatıyorum: Köyümüzde mescit vardı adına Sopalar Mektebi denilirdi, bu güne bu gün örtüsü çökmüştür, ancak yarı ayakta kalabilen duvarla bile Sopalar Mektebi denilir. Ben ilk eğitimi orada gördüğüm için Sopalar Mektebi değil Sopalar Akademisi diyorum, Yedi yaşında başladım, Kuran hocamız sert bir adamdı; dersini epiyi bilmeyenler için özel yontulmuş kızılcık değneği yanıbaşındaydı… Ceza hükmü ondaydı. Namazına niyazına bağlı çocuklar olarak Arap alfabesini bir güzel öğrendik, ezberledik, namaz duaları okuduk, abdest almayı, namaz kılmayı öğrendik, dahası ben Kuran’ı baştan başa okuyarak hatmettim; hocamıza bir gömlek hediye ettim. Sonunda Kuran hocasından tezkere yerine bir “Aferin” alarak bu eğitim dönemini tamamlamış oldum. Ancak namaz dualarından başka ne okuduğumun farkında değildim, duaları tecvit üzere okusan da okuduğun bir şey söylemiyordu. Hasır üstünde boşuna geçen günlerin acısını sonraları yaşayacaktım, ancak vakit geçmiş olacaktı, bunun bile farkında değildik….

İnsan hayatında çocukluk yılları en güzel, en verimli, en sevimli yıllardır, ancak kişisel olarak ben o yılların tadını alamadan, büyüdükçe acısını sineme çekerek yaşadım, hiç de unutmadım.

Ardino Türk mektebinde alfabeyi oğrendiğim zaman on yaşındaydım, Elifba alfabesi orda kalmıştı. Çocuk aklımla yeni bir dünyanın kapılarına vardığımı seziyor da bunun tam ne olduğunu anlayamıyordum. Ancak Türkçe alfabeyi öğrenince her şey bir başka olmuş, renkler değişivermişti sanki. Öyle ki, bu iş böyle masal anlatır gibi uzar gider, toparlayalım: Ruştiyeyi burada Ardino’da bitirdim ardından iki yıl Nüvvap’ta okudum, orta tahsil diplomasını Sofya’da aldım, Sofya üniversitesinde ikişer yıl Ekonomi Sanayi ve Tarımcılık dersleri gece eğitimi gördüm, bu tip egitim tezkereleri elimde olduğu için söylüyorum. Soranlar olur, var biliyorum, “Bu adamın yüksek tahsil diploması yok öyle mi” doğrudan cevap veriyorum: Yok, yıllar içinde hikayeler yazdım, romanlar yazdım, sekiz tane kitap çıkardım, bir o kadar da Rusçadan, Bulgarcadan Türkçeye kitap çevirileri yaparak raflara dizmeyi başardım da yüksek tahsil diploması almayı ihmal ettim, hani pişman da değilim. Uzun lafın kısası budur, diyorum.

Sohbetimize bu soruyla baslamamız kısıtlı bir kültür hayatımızın olması, yazarlarımızın bilinmemesini göstermiyor mu, örneğin 50-60 yıl önceleri durum böyle değildi sanırım; buna ne dersiniz?

Kültür hayatı derken memleket çapında yürütülen çalışmaların kısıtlı olmadığını gosterir. Bir bakıma yurdumuzda tiyatrosu, sineması, konseri, yüksek düzeyde sanat eseri sergileyen yabancı sanat adamlarının ziyaretleri kesintisiz sürüp gidiyor. Ancak tiyatro temsillerini izlemeye gidenlerin listesi giderek kısalıyor, daralıyor. Vaktiyle tiyatro biletleri temsilden bir ay önce satılır, temsil gününde kara borsadan bilet arayanlara bile rastlanırdı. Genel bakış böyle ancak

Türkçe olarak, hele hele Bulgaristan Türkleri söz konusu olunca kısıtlı değil, kültürel eylemler yok denilecek duruma gelmiştir. Bulgaristan Tükleri kültürel yaşamında boralı günler geçirdi. Senin 50-60 yılları dediğin dönem Bulgaristan Türklerinin tarihinde uyanış ve diriliş girişimlerini yaşatan ozel bir çağ olarak yer alır. Kentlerde, köylerde yaygın eğitim, kültür sanat yolları o yıllarda aydınlığa kavuştu. Başkentte ve büyük kasabalarda Türkçe gazeteler yayınlanıyordu. Türkçe eğitim gören çocuklar, gençler duygu düşüncelerini gazetelerde paylaşıyor, iyi anlamda tartışıyor, olgunlaşma yolunda birleşmeyi başarıyorlardı. Kültürel diriliş sahalarında Türkçe uzmanı eleştirmenler, birikim sahibi öğretmen ve aydınların nefesi hissediliyor, şairler, yazarlar ses ve saz sanatçıları onların yardım ve gözetimi sayesinde hep o dönemde yetiştiler. Türkçe eğitim görevi sürdüren pedagoji okulları, liseler Türkçe yayımlanan gazete ve dergiler, Türk tiyatroları, sanat toplulukları birleştiler, tek amaç kültürel girişimleri destekleme noktasında tek vücut oldular. Kitapçı vitrinlerinde Bulgaristan Turklerinin romanı, şiiri, deneme, mizah kitapları gorülmeye başladı. Salt Türkçe kitap satan dükkanlar belirdi. Kimilerine göre Bulgaristan Türklerinin edebiyatı yok yerine alınıyor. Öyle de kitapları ne yapalım, kitap kitaptır bir sürgüde koparıp yok edemezsin, bu güne bu gün gidin araştırın, soruşturun, ben ordan geçtim, kasabalarımızda kütüphanelerde ayrıca Türkçe kitaplar bölümü var, görün bakın yazarlar bizim yazarlarımız o senin ellili altmışlı yıllar dediğin dönemde yetişmiş kişiler bunlar.

Ne yazık tüm olumlu girişimlerden sonra acı yeller esti, ortalığı savurdu, perişan etti, derin uçurumlar açıldı. Türkçe yazılan kitapların, dolayısıyla Türklerin dün dost olarak sırtını dayadığı kişliler düşman kıyafetine girdiler, o güzel özenle açılmış aydın yolları kestiler. Kapadılar. Türkçe gazeteler gitti, kitaplar gitti, Türkçe olan ne varsa bir çırpıda gitti. Sonu sonunda bu ülkede Türkçe olarak kitap yazılmadığı, dahası var, Türk denilen birilerinin bu topraklarda yaşamadığı kanaatini sindirme yeltenişlerine kadar gidildi. Yazarların bilinip bilinmemesine gelince, o yıllarda yazarlar çok sevilirdi, yurdun her tarafını dolaşarak düzenli şiir, hikaye sanat geceleri düzenleyen sanatçı gruplar oluşturulmuş kesintisiz faliyetteydiler. Ve o gecelerde okuma evi, sinema salonları baştan başa doluyor, bir bayram havası, bayram şenliği yaşanıyordu. Bu tür eylemlere şahsen defalarca katıldığım için cesaretle konuşuyorum.

Gazeteci gazetelerde çalışarak olunur da, yazar nasıl olunuyor?

Gazeteci gazetede çalışmaya başlamazdan çok daha önce gazeteci ruhuna sahip olmalıdır. Yıllar içinde bunun böyle olması gerektiğini iyice anladım. Calıştıkları alanlarda başarılı olan kişiler gazetelerde de başarılı olur, düşüncesiyle işe getirilenler oldu. Başta güreşmeye hazır, kabadayı davranışlarıyla gazeteciliğe sıvanan bu arkadaşlar kısa bir zaman taşın sert olduğunu anladılar, işi daha fazla ağzına burnuna bulaştırmadan defterlerini kendileri durdüler çekip gittiler. Gazeteciler, gazetede gazeteci olarak kaldılar.

Benim kişisel kanaatim – gazeteciyle yazarı iki kardeş olarak tanımlıyorum. Kaldı ki, aralarındaki fark ne dersek işin rengi değişir tabii. Gazeteci hep yazar olma özlemiyle yaşar. Yazarın görünüş açısı geniş, izlenim kulesi yüksektir, düşünce, hayallenme gücü hep uyanıktır, hayalleriyle insan ruhunu yüceltme özlemeriyle yüklü ırmakları kıyılarına aydınlık saçarak durmadan rahat rahat akıp giderler. Ve yazar kardeş, gazeteciliğe sahip olduğu yüksek kulesinden bakar, gazetecliği sever ancak yoluna oradan başladığı için besbelli yeniden oraya dönmeyi aklından çıkarmıştır. Yazar, gazetecilik yaptığı yıllarda gündemine aldığı konuların kaymağını tamamen gazete yazılarına aktarırsa yazarlıkta zararlara uğrayacağının da farkındadır. Bu vaktiyle yasanmıştır çünkü. Kardeş kavgalarına yol vermeden bu durumu kendi kendine ayarlar. Şahsen ben, gazete konularını yıpratmadan geniş çaplı alanlara yayarak insan ruhunu özenle, gönül sevgisiyle sarıp sarmalayabilen ünlü yazar ve şairlerin ilk sanat adımları gazete ve dergilerde yayınladıkları eserlerle başlamıştır, diye düşünüyorum.

Sizce şu anda yazarların yetişebileceği bir ortam var mı?

Yok efendim. Hiç değilse ben görmuyorum, belki de vardır. Neden yok diyorum, sözümüz Bulgaristanlı Türklerin kültürel gelişimi üzerine değil mi, egitim yok, dil eğitimi dibe vurmuştur. Bildiğim kadarıyla çocuklarımız alfabe egitimi yerine Kuran kurslarına yönlendiriliyor. Eğitim olmadığı yerde sanat olmaz. Bu tertemiz, hiç lekesiz alnından öpülesi Bulgaristanlı Türkler neler yaşamadı. Azılı milis baskısıyla zorla Bulgarlaştırıldı, anababa yuvalarından zorla atılarak yurt dışı edildi, aydınları, sözünün eri kişileri birer birer dağıtıldı, iki arada bir derede bırakıldılar. Haklının hakkını verelim, bu eylemlerin öncüsü diye Bulgar milleti suçlandı. Tam burada söylenmesi gerekir, bu çirkin süreçte “Ne mutlu bize ki, kökümüze kavuştuk” diye yüksek sesle nara atan, yerine göre pide baklava ikram eden bizden birileri, ateşi körükleyen Türkler de yok muydu! Oysa olanlar salt politikacıların kurnazlıkla uyguladığı bir oyun değil miydi. Suçlular bulundu mu, hakim önüne çıkarıldı mı, hayır. Dahası var, suçluyla suçsuz, fırsat bu fırsattır diyerek bir köprü başında kalabalık halk kitlesi önünde sıkı sıkı sarılarak öpüştüler, helaleştiler. Her şey oldu biti mi yani. Yemezler!

Sanırım hikaye yazanlar arasında yeni yetişen gençlerden kimse yok, romandan zaten bahsetmiyoruz, bu durum değişebilir mi?

Değişebilir ancak şöyle: mevcut edebiyat sanat eserleri açısından bakılınca bu değişimin çok güç olacağı anlaşılıyor. Bu gün gençlerin gözü kulağı internet yollu edinimlerde geziyor. Bin bir dalda gelişen bilgi kaynakları o sayfalarda. Güzel. Sunulan bilgi pınarları ağzına kadar dolu. Ancak bunlar insanoğlunu duygusal, ruhuna gerekli olan bilgilerden mahrum ediyor. Gençler kitap okumayı sevmiyorlar, hatta bunu ağır yük olarak algılıyorlar. Kitap okumak gelip geçici iş değil, düşünceyle olur. Edebiyat sanat eserleri kimi anadan doğma, kimi de sonradan edinilmiş yetenek sahibi kişilerce uğraşıyla gelişir, meyvesini verir. Benim hikaye hocam Maksim Gorki şöyle der: “İstidat, ya da yetenek denen şey anadan doğma veya sonradan edinilmiştir, önemli değil, yetenek yüzde 99 emek sayesinde gelişir”. Beceri sahibi gençlerin bile başarıya ulaşabilmeleri için çok çalışmaları gerekir. Oysa durum öyle mi, Facebook mudur adı nedir, ben orda yokum, üç kişiden biri ya şair, ya da yazar. Kaleme alınan bir eserin gün ışığına kavuşturulması, yani okurlara sunulması da ayrıca hayati önem taşır. Doğruya doğru, eğriye eğri, geçmiş yıllarda Bulgaristan Türklerinin sanat edebiyat alanında başarılı olması idarede bulunan parti yöneticilerinin desteği, yardımı sayesinde olmuştur. Öyleyse demokrasi yıllarında kurulan bizim de Hak ve Özgürlük denilen bir partımiz yok mu, var. Bu tür calışmalarda bir desteği, yardımı oldu mu, hesap apaydın meydanda olmadı. Zaten Tükçeye gereken önem verilmiyor, eğitime gererkli olan yardımlar bir yana, yönetici kadro, milletvekillerimiz aralarında Bulgarca konuşuyorlar. Büyük mitinglerde, özel toplantılarda kürsüde yöneticilerle yanyana kalem ustası biri, ögretmen okuma evi, kütüphane yöneticisi yahut da yörenin aydınları, saygın insanları arasından birini görüyor musunuz, evet kimsenin hakkını yemeyelim, müftü veya yörenin imamı orda, eh tamam peki de imamın hocanın ne işi var orda, onun görev yeri cami değil mi? Dört beş yıl önce akşam namazı sırasında Kuzey Makedonya’nın Mostar kentinde bulunduk, radyo ve televizyon akşam ezanını capcanlı yayınladı. Türkiyeli grubundan bazı arkadaşlar çok mutlu oldular. Bu hususta komşularımız özenilecek kadar uzun yol yürümüşler demek. Mesele oradaysa biz de az değiliz ama, camiler dar geldiği için midir nedendir, kasaba meydanlarında, spor sahalarında çoluk çocuk abdestli abdestsiz cümle cemaat bayram namazına duruluyor, Allah kabul etsin, az iş midir bu! Şimdilik yetmez mi? Parti yöneticilerimiz mutlu, insanlar bir o kadar daha mutlu sürdürüp gidiyoruz işe. Durumlar böyleyken bir de kişisel düşüncemi paylaşmak isterim, hor görenler tarafından Türklerin partisi denilen Hak ve Özgürlükler partisinin bu ülke Türklerine, hele de gençlerine verdiği zararı başka hiçbir parti vermemiştir, öyle bir parti yoktur. Uzun lafın kısası değişimler bu yönde gelişiyor, şimdilik yine de bu olayları dolu dolu algılayarak en iyi genç edebiyatçıların aydınlatacağına inanıyorum.

Burada Türkçe hikaye ve roman “piyasası” oldukça küçük, Türkçe yazılan kitapların Türkiye’de yayınlanma şansı yok mu? Bu hiç yaşandı mı?

Aslında bizim burada Bulgaristan’da piyasa denilen bir şey yok. Hiç mi olmadı dersen, oldu, Bulgristan Türkleri edebiyatını yaratanlar döneminde Türkçe yayımlanan kitaplar satılan sergiler, özel kitap bayileri, Kırcali’de Türkçe kitap satan koskoca bir dükkan bile vardı. Kitapçı dükkanları vitrinlerinde büyük kasaba küçük kasaba önemli değil, yerli şair yazarların eserlerine özel yer ayrılıyordu. Övünmüyorum, başkent Sofya’nın merkez caddesıinde tam Rus kilisesi karşısında Viktor Hugo adında büyük bir kitapçı dükkanı vardı. Yazdığım ilk roman Saçılan Kıvılcımlar orada satıldı. İşe gelip giderken hep izledim, bir hafta sonra vitrin boşaldı. Müellif olarak değil, gazeteci olarak ilgilendim. 100 kitap bıraktılar nesriyat evinden. Bir haftada satıldılar diye bilgi verdi görevli kadın. Kimler okuyor acaba, diye ilgilendim. Genelde gençler, üniversitede okuyanlar sanırım, gelip geçenler de yerli Türkçe kitaplardan çok ilgileniyor, diye devam etti. Evet, üniversiteli gençler şimdi de var, gelip geçenler daha da kalabalık bu yıllarda, ancak vitrinlerde yerli yazarların eserlerinden eser bile yok.

Türkiyede devlet politikasını konuşmuyorum. Kitap yayımcıları kapılarını bize açık tutuyorlar. Kültür Bakanlığı politikasına gelince nasıl olsa Bulgaristan kapı komşumuz, oralı Türklerle ne zaman istersek hemen görüşebiliriz düşüncesiyle besbelli, daha çok Makedonya, Kosova, Bosna Hersek taraflarını arkalıyor. Türkiye’de daha 1972 yılında, deyiver ki iki ülke arasında uçan kuştan bile rahatsız olunduğu dönemlerde, Cingiz Aytmatov’un, Rusçadan Türkçeye çevirdiğim Toprak Ana romanı, Türkçenin bayram yeri İstanbul’da yayımlandı. Benim çevirisini yaptığım yazarın kitapları da orda, Türkiye’de yayımlandı. Son zamanlarda Güncel Sanat dergisinde yazılarım basıldı, onur verici olaydır, Ankara’da Uluslararası Hakemli Türk Dili, Edebiyat ve Kiltir Dergisi, dostların da yardımıyla sayfalarında geniş geniş beni anlattı. Sevindim,çok mutlu oldum.

Emeklisiniz ama eminim ki, yeni kitap planlarınız vardır.

Sevgili İzzet kardeşim, bir deyim, ilgi çekici anlam taşıyan kalıplaşmış bir deyim var ya, beni kapsamına alır mı almaz mı bilemem ama hoşuma gider. “Yazar emekli olmaz, ölür” denilir. Ben ünlü sayılan Vreme Razdelno romanını Bulgarcadan Türkçeye çevirdim. Yazarı Anton Donçev’le sohbetlerimiz oldu. Osmanlılar döneminde Bulgarların nasıl Türkleştirildiğini anlatıyor. Elde avuçta o zamanın olaylarını kesinlikle kanıtlayan belli başlı evrak olmadığı anlaşılıyor. Bizimkisi dünkü iş, olanlar meydanda. Andım var, şu Zorla Bulgarlaştırma Olaylar’ını bir romanda anlatmadan bu dünyadan gitmeye niyetim yok…

Söyleşi: İzzet İsmailov

Kaynak: BNT Türkçe