Skip to content
Email Phone Facebook Facebook Group X YouTube
KÜLTÜRK
  • BAĞIŞ
  • Anasayfa
  • EtkinliklerExpand
    • Şölenler, Festivaller
    • Kutlamalar, Konserler
    • Anma Törenleri
    • Toplantılar, Seminerler
  • Kültürel mirasExpand
    • Gelenek, Görenek, Anane
    • Halk sporları ve oyunlar
    • Geleneksel mutfak
    • Tarihî Miras
  • Halk kültürüExpand
    • Halk edebiyatı
    • Halk müziği
    • Halk dansları
    • Geleneksel Giyim-Kuşam
  • SanatExpand
    • Ses sanatı ve musıkî
    • Resim, Heykel, Fotoğraf
    • Tiyatro, Sinema
    • El Sanatları
  • EdebiyatExpand
    • Şiir dünyası
    • Öykü, Roman, Hatırat
    • Hiciv, Mizah
    • Çocuk edebiyatı
  • KaynakçaExpand
    • Söyleşiler, Düşünceler
    • Araştırmalar
    • Kitap Dünyası
    • Dijital Kütüphane
  • KimlikExpand
    • Türkçe ve eğitim
    • Türkçe Basın-Yayın
    • Kültür-Sanat Kuruluşları
    • İz bırakanlar
  • Български
WhatsApp Facebook X YouTube
KÜLTÜRK

Kırcaali’de Bir Kültür Ocağı

Hours 24 Ağustos 202224 Ağustos 2025

Kaleme alan: Av. Ömer Kale

1950’li yıllarda Kırcaali’nin eski ana caddelerindeki bir evde oturuyorduk. Bir akşam evin arka tarafındaki “han avlusu” dediğimiz bir alandan Türkçe canlı müzik sesleri geldi. O zamana kadar Çingenelerin davul-klarnet ve Bulgarlardan akordeon filan dinlediğimiz çoktu, ama Türkçe canlı enstrümantal müzik ilk defa işitiyordum. Kim bunlar diye merak ettim, yanlarına gittim. Meğer bizim kasabanın gençleriymiş, ellerinde de mandolinler var. “Ömer Lütfi” okumaevinde mandolin orkestrası kurmuşlar, çalmayı orada öğreniyorlarmış.

O yıl okumaevinde mandolin çalmak için yeni bir kurs açıldı. Yirmi kişi kadar genç bu kursa katıldık. Hocamız Simeon Nedyalkov, notalarla a’dan, b’den başlayarak, bize her şeyi öğretiyordu. Hepimiz meraklıydık, ama müzik dediğin biraz da azim, devamlılık ve yetenek ister. Sonra, bu işler öyle kendiliğinden de olmuyordu. Gençleri toplamak, teşkilâtlandırmak, verimli çalışabilmeleri için uygun şartlar yaratmak gerekiyordu. Bu hususta okumaevinin o yıllardaki başkanı olan Emin İdris ve İdare Heyeti Üyesi Şadi İbrahim büyük gayretler sarf ediyorlardı.

Bir yıl kadar süren hummalı çalışmalardan sonra birçoğumuz eski arkadaşlara, “ustalara” katıldık. Mevcut orkestra büyüdü, muhtelif kutlama programlarına katıldı, o yıllarda sürekli olarak düzenlenen festivallerde büyük başarılar elde etti. Orkestranın şefi Nedyalkov, Türkçe şarkılar ve türküler araştırır, dinler ve bunlardan seviyemize uygun gördüklerini orkestranın repertuvarına alırdı. Örneğin, Celâl Hafız Selâhattin’in orkestra eşliğinde solo olarak söylediği “Kuş sesleri ovalara yayılır, insan buna hayran olur bayılır” şarkısı ve “Uzun kavak, selvi kavak, dalların kurusun” türküsünün melodileri hâlâ kulaklarımdadır. Orkestranın çaldığı “Zilli maşa darbuka, ne davul ister ne zurna” türküsü Eskizağra radyosunun Türkçe yayın saatlerinin açılış sinyali olmuştu. Harmanlı, Kazanlık, Kuklen, Kriçim, Ustina, Ardino, Madan, Rudozem ve diğer yerlerde verdiğimiz konserler büyük ilgi görmekteydi.

Bulgaristan’da ilk okumaevleri Osmanlı Dönemi’nde, 19. Asrın ortalarında kurulmuş ve kısa bir süre içinde bütün memlekete yayılmıştır. Kırcaali’de “Obedineniye” (Birlik) adında bir okumaevi vardı (ki, daha sonra “Avitsena” adını aldı), ancak tüm faaliyetleri kasabamızdaki Bulgar nüfusu ile ilgiliydi. Türklerin yoğun olarak oturduğu semtte bulunan “Ömer Lütfi” okumaevinin ne zaman ve nasıl kurulduğu hakkında kesin bilgim yok. Tahmin ediyorum ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tüm dünyada demokrasi rüzgârlarının estiği bir dönemde kurulmuştur. Adını taşıdığı Ömer Lütfi Şefketoğlu da o semtte doğmuş ve büyümüş, İkinci Dünya Savaşı’nda Bulgar ordusu saflarında, faşist ordularına karşı savaşa gönüllü olarak katılmış, gösterdiği kahramanlıklar sonucu madalyalarla ödüllendirilmiş, ancak 1945 baharında Macaristan topraklarında genç şehit olmuştu.

Okumaevleri tüzüğüne uygun olarak her yıl “hesap verme toplantıları” (genel kurullar) yapılır, yıl içinde elde edilen başarılar ve görülen eksiklikler incelenir, yeni seçilen idare heyetine tavsiyelerde bulunulurdu. Bizim okumaevimizin yıllık toplantılarında en çok göze çarpan, bir taraftan gençlerin azmi ve semereli çalışmaları, diğer taraftan seçilen idare heyetindeki yöneticilerin yetersizliğiydi. Yıllarca idare heyetlerine eğitimden, kültürden nasibini almamış insanlar seçilmiş, hatta bunlardan bir kısmı ayyaşlıktan dolayı okumaevine faydadan çok, zarar getirmiştir. Nedense kasabamızdaki birçok öğretmen, yıllarca okumaevi etkinliklerinin dışında kalmıştır.

Kasım 1956 yılında yapılan yıllık toplantı da bu havada geçiyordu. Toplantının sonuna doğru yeni idare heyeti üyeleri ve yeni başkan olarak da Abdurrahman Bey, Kırcaali’nin hatırı sayılır, kıdemli öğretmenlerinin başında gelenlerdendi. Teklif edilen mevkiye daha uygun biri olamazdı. Diyebilirim ki, Abdurrahman Bey’in başkanlığa seçilmesi, okumaevinin tarihinde bir dönüm noktası oldu.

Okumaevinin, tabii, bir de kütüphanesi vardı. Kütüphaneci olarak Zümbüla Demirova adında genç bir kız çalışıyordu. Plevne köylerindendi ve hiç Türkçe bilmiyordu. Sofya kütüphanecilik enstitüsünden mezun olduğundan, işinin ehli sayılırdı. Buna rağmen,

Sümbül’ün okumaevi faaliyetlerine katkısı yetersizdi. Zira okumaevinin tek ücretli işçisi olarak yalnız kütüphaneden değil, okumaevinin diğer faaliyetlerinden de sorumlu olmalıydı. Okumacvinin kütüphaneciden başka bir de teşkilatçıya ihtiyacı vardı.


O yıllarda postanede dağıtıcı olarak çalışıyordum ve okumaevine her gün gazete ve dergiler getiriyordum. Sümbül’ün çalıştığı odada çoğu zaman mahallenin aylak gençlerini görürdüm. Gazeteyle, kitapla ilgisi olmayan bu gençler, Sümbül’e takılırlar, rahatsız ederler, ağlatırlardı. Kütüphaneye gelen az sayıdaki okuyucu, içerideki sigara dumanını görünce geri döner, özellikle kızlar bir daha gelmeye tövbe ederlerdi.

Bir gün Sümbül’ü yine gözleri yaşlı buldum.
– Artık dayanamayacağım. İstifamı verdim ve yerime seni teklif ettim, dedi.
– Nasıl olur, dedim, sen yüksekokul mezunusun, bense bir posta memuruyum.
– Ben seni tanırım, yaparsın işte, dedi.

Böylelikle 1 Ocak 1957’den sonra okumaevinin yeni başkanı Abdurrahman Bey ve yeni kütüphanecisi de ben oldum.

İlk işim, Sümbül’ün odasından sobayı çıkarıp, salona koymak oldu. Salondaki kırık-dökük sandalye ve masaları tamir ettirdim. Okumaevinin kasası tamtakır olduğundan, çok ucuz kumaştan masa örtüleri diktirdim, üzerine günlük gazete ve dergiler koydum. Ömründe ilk defa ısınan salona girenler, “Hah, şimdi okumaevine benzedi” dediler.

Üzerinde ısrarla durduğum bir diğer husus da, bir kültür ocağı olan okumaevinde sigara içilmemesiydi. Kış akşamları, sigara içilmeyen ve sıcak bir sobanın yandığı salonda mandolin orkestrasının provaları bambaşka bir hava içinde geçiyordu. Artık gençler, daha önceleri olduğu gibi, yarım saat üşüyüp kalkmıyor, bilâkis geç saatlere kadar zevkle çalıyor ve eğleniyorlardı.

Okumacvinin az sayıda Türkçe ve Bulgarca kitabı vardı ve hepsi de yalnız Sümbül’ün girebildiği bir depodaydı. Sobayı odadan çıkardıktan sonra ucuz, fakat rafları açık büyük bir dolap yaptırdım, en çok okunan kitapları depodan çıkarıp dizdim. Böylelikle kitapların çoğu okuyucuların elindeydi. Kısa bir sürede okuyucu sayısı da arttı.

Öğrenciler, genç işçiler, civar köylerden okuyucular geliyordu. Okumaevinin son derece kısıtlı gelirlerini kullanarak, ilk etapta daha çok Türkçe yeni kitaplar aldım. Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” romanı, Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf’u ve hikâyeleri, Nâzım Hikmet’in şiirleri, “Köroğlu” destanı, “Arzu ile Kamber”, “Leyla ile Mecnun” gibi halk hikâyeleri en çok okunan eserlerdi. O yıllarda Sabahattin Bayram, Şahin Mustafa, Durhan Hasan ve diğer yerli şairler yetişti, şiir ve hikâye kitapları neşredildi. Kitap incelemeleri, şair ve yazarlarla buluşmalar düzenliyorduk.

Kütüphane işleriyle beraber mandolin orkestrasının hazırlıkları da daha büyük bir ciddiyet kazandı. Yeni başkanımız Abdurrahman Bey, orkestra şefi Nadyalkov ve diğer yöneticiler, orkestraya bağlı bir de koro kurulmasına karar verdiler. Ve bu koro yalnız kadınlardan oluşmalıydı, yani kadınlar korosu olacaktı. Ancak yaşlı, evli kadınları okumaevine celp etmek söz konusu değildi. Genç kızları bile koroya katmakta büyük güçlükler çektik. Öyle ya, düne kadar okumaevi, boş gezenlerin, ayyaşların boy gösterdiği, soğuk, bakımsız bir yerdi. Hiçbir anne ve baba, kızını böyle bir yere göndermek istemezdi. Okumaevinin başına yeni, ciddi insanların geldiğini, toplum yararına hayırlı bir kültür hizmeti verdiklerini anlatmak zaman işiydi. Semereli çalışmalarımız sonunda bir grup kızla koronun temelleri atıldı. İlaveten kasabamızdaki Türk pedagoji okulundan bir grup kız öğrenci de koroya katıldı. Öğrenci kızların seçiminde ve haftada bir defa (yalnız pazar günleri, saat 14.00’te) provalara katılmalarını sağlamakta pedagoji okulu öğretmenlerinden karı-koca olan Barika ve Hüseyin Ahmet’in katkılarını belirtmeden geçemeyeceğim. Orkestra ve 25-30 kişiden oluşan koronun görünüşü bile muhteşemdi, göz dolduruyor, göz kamaştırıyordu.

İdare heyeti bununla da yetinmedi, yerli kızlardan bir dans topluluğu oluşturdu. Kızlarımızın, Ayşe Fuat’ın yönetiminde sahneye çıkıp halk dansları oynamaları da bir olaydı.

Abdurrahman Bey’in yönetiminde, öncelikle pedagoji okulu öğretmenlerinden oluşan bir tiyatro grubu kuruldu ve “Aşkın Gözyaşları” piyesi sahnelendi. Başrollerde Abdurrahman Bey, Turgut Ragıp, Hayriye Memova, Hikmet Osman ve diğer öğretmenler vardı.

Orkestra, koro ve dans grubu, ayrıca tiyatro grubu 1957 ve 1958 yıllarında Türklerle meskûn birçok yerde konserler ve temsiller verdi. Söz konusu bu iki yıl, Kırcaali “Ömer Lütfü” okumaevinin tarihinde en aktif ve verimli yıllar oldu. Okumaevinin etkinlikleri yerli “Rodop Mücadelesi”, merkez “Yeni Işık” ve “Halk Gençliği” gazetelerinde, “Yeni Hayat” dergisinde, Eski Zağara ve Sofya radyoları Türkçe yayımlarında geniş yer alıyordu.

Ancak, Abdurrahman Bey’in başkanlığı uzun sürmedi, Haskovo Devlet Estrat Tiyatrosu’na müdür olarak atandı ve şehrimizi terk etti. Yeni yöneticiler Simeon Nedyalkov’a “İstersen gidebilirsin, sensiz de yaparız, hem daha iyi yaparız” dediler, adamı resmen kovdular. Nedyalkov’un yerini dolduracak bir başkası bulunamadı.

Diğer taraftan, okumaevinin etkinlikleri bazı şoven Bulgar yöneticilerinin gözüne batmış olacak ki, “artık çok oluyorlar, bu böyle devam edemez” dediler, okumaevinin kapatılmasını ve buna bir kılıf uydurulmasını düşündüler. 1959 yılının başlarında “Ömer Lütfü” okumaevi tarihe karıştı.

Hikâyemizi burada noktalamadan önce bir-iki hususu daha belirtmek isterim.

1959 yılının baharında ben vatani görevimi yapmak için işten ayrıldım. Yerime gelen bayan arkadaş, kütüphanecilik faaliyetlerini (Türkçe kitaplar hariç, çünkü onlar yine depoya gitmişti) “Avitsena” okumaevinin “Ömer Lütfi” şubesi adı altında devam ettirdi. Orkestra, koro ve tiyatro grupları dağıldı.

1963 yılında Bulgaristan’da yine bir göç fırtınası esti. Ama göç anlaşması henüz yoktu. İdareci çevreler için bu bir şok oldu: Türk ahalisi acaba niye göç etmek istiyordu? Yoksa, buradaki hayatından memnun değil miydi?

Anlaşılan, memnun değildi. Çünkü onların okumaevleri, okulları kapatılıyor, Türkçe yayınları durduruluyordu. Tepki büyüktü.

Bazı geri adımlar atılmalı, ortalık sakinleştirilmeliydi. “Ömer Lütfü” okumaevinin yeniden açılması söz konusu değildi, ama eski grupların faaliyetleri “Avitsena” okumaevi nezdinde devam edebilirdi mesela. Mandolin orkestrası ve koronun faaliyetlerini canlandırma çabaları sonuç vermedi. Tiyatro grubu, genellikle yerli öğretmenlerin katılımı ile Nâzım Hikmet’in “Enayi” piyesini Piyesin sahneye konulmasında rejisör olarak İsmail Bekir’in (Ağlagül) katkısı büyüktü. Bulgaristan Türklerinin kültür tarihinde ve özellikle tiyatro dalında “Enayi” gibi bir piyesin Türkçe sahnelenmesi, eşine rastlanmamış bir olaydı. Çünkü profesyonellerden oluşan mevcut Devlet Estrat Tiyatrosu terkibi, bazı kısa skeçler oynar, sahnede göbek atar, Arjantin, İspanyol tangoları bile oynar, ama ömründe Türkçe ciddi bir piyes sahneye koyamazdı.

Bu başarıdan ve gördüğü ilgiden ilhamlanan tiyatro grubu, daha sonra yine Nâzım Hikmet’in “Ferhat ile Şirin” (Bir aşk masalı) piyesini sahneledi. Her iki piyesin sahneye konmasında İsmail Bekir ile Abdurrahman Ahmet’in dışında Elmas Müftüoğlu, Elvan Şerifoğlu, Habil Adem ve Burhanettin Fayıkoğlu’nun isimlerini belirtmeden geçemeyeceğim.

1964 yılı baharındaki diğer bir kültür etkinliğini de kısaca hatırlatmak isterim. İlimizde, yerli Türklerin edebiyatına ilişkin edebiyat geceleri düzenlendi. Sabahattin Bayram, Mefküre Mollova, İsmail Çavuş ve birçok yerli şair ve yazar eserlerini okudular, okuyucuları ile buluştular.

Bunlar, Kırcaali yöresindeki Türkler arasında yapılan son kültür etkinlikleri oldu. Bundan sonra, idareci şoven çevrelerin Türklüğün t-sine bile tahammülleri kalmadı. İşi o kadar azıttılar ki, 1980’li yıllara geldiğimizde artık utanmadan “Bulgaristan’da Türk yoktur” demeye kadar vardılar.

Yukarıda kısaca isimlerini andığım kişilerin çoğu Türkiye’ye göç etti. Ama orada kardeşlerimiz kaldı. Bugün ekonomik ve kültürel durumları nedir? Kitapla, müzikle, tiyatroyla ilgilenmek imkânları var mıdır acaba?

Ankara, Kasım 1999

Kaynak: Balkanlar’da Türk Kültürü dergisi, Sayı 33


 
 
     

DUYURU

Dijital Kütüphane

VİDEO

https://kulturk.bg/wp-content/uploads/BNR-Sumen-Yuksek-Tepelere.mp4

TÜRKÇE MEDYA

YAYIN SAATLERİ:
HAFTA İÇİ HER GÜN
12.30 – 12.40
BNT 1

YAYIN SAATLERİ:
08.00 – 09.00
13.00 – 14.00
20.00 – 21.00

Seyahat rehberi

Hakkımızda:

“Kulturk.BG – Türk Kültürü Portalı” bir Barış Halk Kültürevi projesidir. Sitemizin amacı Bulgaristan’da Türk kültürü ile ilgili haberleri, sözlü ve görüntülü içerikleri, bilimsel yazıları sunmak ve belleğe almaktır.

İletişim:

9120 Dolni Chiflik /Bulgaria
ul. “23-ti Septemvri”, Nr.1
+359893889028
kulturk@abv.bg

Paydaşlarımız:

  • Kırcaali Haber
  • Bizim Gazete
  • Ajans Bulgaristan
  • BTG
  • Turkish Culture Portal
  • Türkiye Kültür Portalı
  • Gizlilik Politikası

©2023- 2026 KÜLTÜRK

Scroll to top
  • Anasayfa
  • Etkinlikler
    • Şölenler, Festivaller
    • Kutlamalar, Konserler
    • Anma Törenleri
    • Toplantılar, Seminerler
  • Kültürel miras
    • Gelenek, Görenek, Anane
    • Halk sporları ve oyunlar
    • Geleneksel mutfak
    • Tarihî Miras
  • Halk kültürü
    • Halk edebiyatı
    • Halk müziği
    • Halk dansları
    • Geleneksel Giyim-Kuşam
  • Sanat
    • Ses sanatı ve musıkî
    • Resim, Heykel, Fotoğraf
    • Tiyatro, Sinema
    • El Sanatları
  • Edebiyat
    • Şiir dünyası
    • Öykü, Roman, Hatırat
    • Hiciv, Mizah
    • Çocuk edebiyatı
  • Kaynakça
    • Söyleşiler, Düşünceler
    • Araştırmalar
    • Kitap Dünyası
    • Dijital Kütüphane
  • Kimlik
    • Türkçe ve eğitim
    • Türkçe Basın-Yayın
    • Kültür-Sanat Kuruluşları
    • İz bırakanlar
  • Български
Search