İki yazar, iki aynı kader

Yazı: Mehmet Alev-Kocamustafa

Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan Türk edebiyatını irdelerken, bir gerçek gözümden kaçmadı. İki kadın yazar, şair ve araştırmacımızın sadece çalışmaları değil, kaderleri de tıpatıp örtüşmektedir. İlk buluşmuş oldukları nokta, her ikisi de Balkanlar’ın saygılı, sevgili evlatları olması. Yaşamlarını, çalışmalarını takip ettiğimizde başka ortak noktaları da tek tek karşımıza çıkar.

Sabiha Sertel ve Mefküre Molla!

Sabiha Sertel, 1895 tarihinde, Osmanlı’nın Balkanlar’daki gözde şehirlerinden Selanik’te dünyaya gelir. Ailesi, tutucu değil, laik düşüncelere sahip kişilerdir. Sabiha, İdadi tahsilinin ardından bir Fransız okuluna yazılır ve başarıyla bitirir. Fransızca dili sayesinde, Batı kültürünün zenginlikleri ile de tanışmış olur.

Balkan Savaşları, her Türk ailesi için olduğu gibi, Sabiha’nın ailesi için de korkunç bir felakettir. Yurtlarını, yuvalarını terk ederek, İstanbul’a sığınırlar. Kısa bir süre sonra Sabiha Hanım, Mehmet Zekeriya Sertel ile aile kurup Amerika yolculuğunda ona eşlik eder. Amaçları tahsillerine devam etmektir. Burada sabiha Sertel, Colombiya Üniversitesi’nin Sosyoloji bölümünden mezun olur.

Sabiha Hanım, eşiyle birlikte Türkiye’ye dönüşlerinde, toplumdaki eşitsizliklerle, geri kalmışlık ve cehaletlerle savaşmayı, kendilerine başlıca hedef olarak belirlerler. Ülkede asırlarca kadın hakları gündeme getirilmemiş, bu kesim sürekli ezilmiş, çiğnenmiştir. Bu yolda kadınların davasına derneklerle, gazeteciliği ile canigönülden sarılır. Kurtuluş Savaşı’nın bir an önce zaferle sonuçlanmasından yanadır.

Eşi Mehmet Zekeriya ile Türkiye’de aydın kesimlerin görüşlerini, ufuklarını geniş kitlelere ulaştırmak için bir basına gerek duyulduğunu fark ederler. Hemen “Resimli Ay” dergisinin neşriyatına girişirler. Okuyucular, bu derginin sayfalarında dönemin ilerici Türk yazar ve şairlerin eserleriyle tanışırlar. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Tevfik Fikret vb. eserleri bu derginin sayfalarında yer alır.

Sabiha Hanım, “Görüşler”, “Tan” gibi süreli yayınlara katılımıyla usta yazarlığını kanıtlar. Tüm yapıtlarındaki temel hedef, Türk insanının geri kalmışlığını ortadan kaldırmak, Türkiye’nin geleceğe doğru emin adımlarla ilerlemesini sağlamaktır. Ne var ki, bu hedef, cehaletten yararlanan para babalarının, zengin kesimlerin hiç hoşuna gitmez. Onlara göre, geniş halk kitleleri, işçiler, köylüler ne denli bilgisiz, gidecekleri yolu bilmezler, önlerini göremezlerse, o denli rahatça sömürülebilirler. Dahası, bu grupların liberal düşünce sahibi kimselere asla tahammülleri yoktur. Bu yüzden yazıları sayesinde mahkemelik olurlar, tutuklanıp hapse de girerler.

Sertel çifti, en ağır günlerini “Tan” olayından sonra yaşarlar. Bu gazete sadece kapatılmakla kalmaz, baskı makineleri paramparça edilir, basın malzemeleri ateşe verilir. Bu hazin olay, 4 Aralık 1945 tarihinde ortaya çıkar. Ne yazık ki, iktidarda Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi vardır. Bu partideki sağ kafaya sahip kesimler, Türklüğün, Türkiye’nin çağdaş ruhta ilerlemesini isteyen yazar ve aydınlarını hapislere tıkmış, sürgünlere göndermişlerdir. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Fahri Erdinç gibi dünyaca ünlü Türk aydınları da bunlar arasındadır.

Bu alçakça saldırıların cezasız bırakıldığı bir anda, Sabiha ve Mehmet Z. Sertel, ailecek yurt dışına çıkmayı kararlaştırırlar. Bir süre Paris, Moskova, Budapeşte ve Bakü’de ikamet ederler.

Sabiha Hanım, yurt dışında da kalemi elinden bırakmaz. Yazarlığına, araştırmalarına devam eder. Türk edebiyatı ve tarihinde şair ve toplum faaliyetçisi Tevfik Fikret’in yerini, yüceliğini çalışmalarında ortaya koyar. Çok yönlü incelemeler yapar, derlemelere imza atar, ansiklopedik çalışmalara katılır. “Roman Gibi” eseri kapsamlı bir yapıttır. İlerleyen yıllarda M. Zekeriya Bey ile beraber Türk edebiyatında aydınlanma hareketlerinin başını çekmiş olurlar. Yazar, gazeteci ve araştırmacı Sabiha Sertel, yurt dışında, Bakü’de hayata gözlerini yumar. Tarih 2 Eylül 1968’dir. Mezarı halen oradadır.

Mefküre Molla

Yazar, şair ve halkbilim araştırmacısı Mefküre Molla, 1927 yılında Hacıoğlu Pazarcık (bugün Dobriç) doğumludur. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde, Fransız kolejini Varna’da, Fransız Filolojisi’ni de Sofya’da bitirir.

Fransızcaya anadili düzeyinde vakıf olması sonucu, Fransız ve Batı edebiyatı temsilcilerinin yapıtlarıyla kendi dillerinde tanışır. Hayatı boyunca, bu zengin kültürün hayranlarından biri olur.

Öte yandan Türkçe, Türk edebiyatı ve kültürü ise Mefküre’nin bir genç uzman sıfatıyla manevi dünyasının temel taşlarını oluşturur. Kısa bir süre sonra, bu emellerini gerçekleştirmek için geniş bir alan da açılır. 1952-1953 yıllarında Sofya Üniversitesi, Türkoloji bölümünde Diyalektoloji uzmanı olarak, çalışmaya başlar. Eşi, Riza Molla da aynı bölümde öğretim görevlisidir.

Mefküre Hanım’ın, hem şiirde, hem bilim dallarındaki başarıları, Türk öğrencileri tarafından takdirle karşılanır. Gazete ve dergilerde yer alan şiirlerinde, Türk kadınının iç dünyasını, sıcak bir içtenlik ve kendine özgü bir incelikle yansıtır. Bu dizelerde kadının kişiliği ve dünyasının tüm zenginliğinin yanı sıra çevre, doğa, sosyal yaşam da ayrıca yer tutar.

Bilimsel çalışmalarında ağırlıklı olarak Türk lehçeleri alanına eğilir, çabaları, yurt dışındaki uzmanların da dikkatinden kaçmaz.

Üniversite öğrencileri, hocalarını ziyaretlerinde karı kocayı her zaman kitaplar üzerine yoğunlaşmış halde bulurlar. Türklük ve bilim dünyası, bu çifti o denli meşgul eder ve içine çeker ki, bu konulardan ayrılmak, uzaklaşmak asla düşünemeyecekleri bir hal alır. Bulgaristan Türklerinin menşei ve konuştuğu ağızlar, Mefküre Molla’nın uğraşıları ve çabaları arasında öncelikli konulardır daima.

Ne var ki, “adalet, eşitlik, hak, hukuk ilkelerine” sahip olduklarını, göğüslerini döve döve vurgulayan “sosyalist rejim” adamları, bu iki Türk bilim insanını, adım adım takip ederler. Ve nihayet 1960’ların sonunda her ikisi de Sofya Üniversitesi’nden sorgusuz, sualsiz uzaklaştırılırlar. İşlerine, görevlerine son verilir.

Rejim yanlılarına göre, bu cezalandırma sonucu, aile, Türklük davasından, bilimsel çalışmalarından vazgeçip, güncel politik konjaktüre uyumlanmak için boyun eğecekelrdir. Ancak bu kesinlikle olmaz! Çünkü yaşamlarında bir nebze olsun fırsatçılığa, dalkavukçuluğa, ikiyüzlülüğe özenmemişlerdir.

Aslında, bu iki bilim insanının Sofya Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünden uzaklaştırılmaları, hiç de gelişigüzel bir hadise değildi. İlerleyen yıllarda, tüm varlıklarını Türklük davasına adamış bu iki yiğit insanımızın bu eğitim ocağından uzaklaştırılması, ülkedeki Türklerin varlığı ile ilgili korkunç sonuçlar doğuracağına apaçık bir işarettir. Ne var ki, Bulgaristan’daki aydınlarımızın çoğu o yıllarda bunun farkında değillerdi. Eserlerinde bu sahte sosyalizmi övmeye devam ediyor, övmekle bitiremiyor, hatta kimileri liderler hakkında destanlar, şiirler diziyorlardı…

Bu hunharca davranıştan sonra da Mefküre ve Riza Molla, çalışmalarını aynı hız ve derinlikle sürdürürler. Dil bilimleri alanındaki orijinal buluşları, kendilerini yurt dışında da tanınır ve başvuru kaynağı kılar. Dünya dilleri arasında Türkçemizin yerini ve önemini sürekli vurgularlar.

Bulgarsitan Türkleri ve Müslümanlarının üstüne biraz önce sözünü ettiğimiz karanlık günler gelmiş, çatmıştı. Sosyalist diktatörler, ülkede “tek bir ulusun varlığı”ndan sadece söz etmiyor, bunu bir an önce kan revan gerçekleştirmek için kolları sıvamış, kılıçlarını kınından çıkarmışlardı. Roman ve Pomaklardan sonra, sıra Türklere gelmişti. 1984-1985 yıllarında kendilerine göre “yeniden doğuş süreci”, (vızroditelen protses) görülmedik hızla ve yöntemlerle icra ediliyordu.

Mefküre Hanım ve Rıza Molla Bulgaristan Türklerinin kültürel kalkınmalarında geceli gündüzlü çalışarak yıllarını seferber etmişlerdi. Onlar için Türklüklerinden vazgeçmek, her şeyin sonu demekti. Omuz omuza bu uğurda yıllarca çalıştılar. Hemen belirtelim ki bir kadın, bir anne için en ağır darbe eşin, hayat yoldaşının kaybıdır. Riza Molla, 1986’nın Mart ayında vefat eder.

Bu acı olayın ardından Mefküre Hanım oğlu ile birlikte 1989’da Fransa’ya, Paris’e gider. Yurttan, yuvadan uzak olmasına rağmen Mefküre Hanım, folklor ve dil çalışmalarına ara vermez ve burada da devam eder. Bilim dünyasına kazandırdığı son eser 423 sayfalık “Doğu Rodop Türk Ağizları Sözlüğü”-dür. Eşsiz bir kaynak!

Yazının başında sözünü ettiğimiz Sabiha Sertel ile, yani her iki kadın yazarımız, Türkiye’de ve Bulgaristan’da, Türklükle, Türkçemizle ilgili çalışmalarını, yaşamları boyunca hiçbir güncel menfaat beklemeksizin zirvelere tırmandırdıkları halde, bugün yad ellerde yatmaktalar. Dileriz ruhları huzur içindedir. Sevgiyle, saygıyla, vefayla analım istedik.

Şair, folklorcu ve araştırmacı Mefküre Molla, 27 Haziran 2007 yılında Paris’te ebediyete göçmüştür. Mezarı halen oradadır.

Kaynak: Nöbettepe dergisi