Düşmanı Nerede Arayalım?

Yazı: Emel Balıkçı Şakir

Mestanlı sokaklarında, çok yaşlı bir ağabey yürüyor. Her zaman koltuğu altında bir top kitap, gazete, dergi veya başka yazılı dosyalar taşıyor. Gözleri, adeta bir umutsuz, öksüz çocuğu anımsatıyor. Bakışları ise, insanlar üzerinden, bir camın arasından geçmiş gibi, sırlara boyanmış sanki. Onu takip etmiş olsanız, iki gidecek yeri vardır. Biri, kasabanın meydanında bulunan kırtasiye, diğeri de aynı sokağın sonuna doğru, HÖH’ün Kahvehanesi, denilen yerdir.

Hiç şüphe olmadan, birinci gittiği yerde taşıdığı kitap, belge vb. fotokopisini çeker, gider. Kahvede ise, yan bir masada oturur.

Bu kahvehane, akşamı sabahı genelde yaşlı adamlar ile doludur. Kimi kahve, çay içer. Kimi de ayakta, öbek öbek masaları sarmışlar, dört arkadaşın “iskambil” oynamasını izler.

“Koz!”, “Papaz!”, “Kız” vb. naraları adeta etrafı boğmuştur…

Yaşlı ağabeyimiz, bu arada, tek başına, koltuğu altında getirdiği dosyaları karıştırır, derin, kendi dünyasına dalmıştır. O, okur. Ara sıra kalemiyle not düşürür. Onu, ne “kızı”, ne de “papazı” ilgilendirir. Tek gücü, düşkünlüğü sayfalardaki yazılardır.

Hemen soracaksınız: “Neden kendi evinde oturup da bu işler ile meşgul olmaz?!”

Çok iyi bir soru. Ağabeyimiz, tek başına yaşıyor. Evinde onun arkadaşları 4-5 kedidir ve onlar da büyük bir saygı, hürmet içindedirler. Bunun nedeni de, ağabeyimizin önemli kitapları gibi hak kazanmalarıdır. Onlar, o kitapların korumacısı, bekçisidir. Yaşlı ağabeyin tüm odaları, avlu, izbeleri de dahil özel bir kütüphanedir.

Yıllar boyu dört bir tarafı dolaşmış, Türklük ile, totaliter rejiminden muhafaza olan, kimi tavanlarda, kimi toprak altında, kimi kırık, dökük viranelikler arasından toplamış, evine getirmiştir. Bir göz gezdirdiğinizde, 1300 yıllarından Kuran-i Kerim’ler, Musaflar, kitaplar. Bazıları, o asırların el yazısı ile yazılmış eserler…

Bir de kendisini dinleyelim biraz:

“2007 yılında, bana tahsis edilen “Nov jivot” kütüphanesindeki oda masa, dolap, koltuk gibi eşyalarla doldurulmuştu. Bunlar ekseriya alt katta mobilya satan dükkancının malları.

Bana o şahıs, şu takım yersiz sözler sarf etti:

-Bindirecem seni, kitaplarını, ta Cebel köprüsünden aşağı atacam!

Böylesine sığ akıllı bir adama nasıl kafa tutabilirim. Benim, o bulduğum, topladığım tarihi kitaplar, kartlar, vesikalar eski geleneklerimize ait eşyalar, bu takım sözler hiç mi hiç hak etmemişlerdi. Bunda emindim…

Raflar, dolaplar, kitaplıklar yapılsın diye, bir doğramacıya başvurmuştum. Onun da getirdiği tahtalar yerine denk gelmedi, bir sözle işe yaramadılar.

Kütüphaneci müdürü de, ressam Kamber Kamber, bana sert davranmıştı:

-Sen, bu binaya kitaplarını koymayacaksın!

Bir de mektup yazmış savcıya. Orada da zikretmişti: “Bu kitapların hiçbir değeri yoktur! Biz bu odalarda İngilizce, Fransızca kursları düzenleyeceğiz.”

Ben de bundan sonra Valiye, Belediye Başkanına ve Belediye meclisine dilekçe yaptım ki, bu benim topladığım kitaplar dünya kültürüne aittir. Çünkü aralarında Türk edebiyatı ve İslam dinine ait el yazısı kitaplar, Batı ve Rus klasiklerinin eserleri, Bulgar yazarlarının yapıtları bulunmaktadır…

Buna rağmen, bana hakaretler yağdırıldı, büyük işkenceler yapıldı. Hem komik, hem feci. Savcıya verildim.

Bir gün kahve içer iken, polisler beni yakaladı:

-Kitapları, hemen oradan çıkar!

Ben de onlara: Bu kitaplar kütüphanedendirler.

“Bize bunu anlatma! Çıkarmazsan, en az beş yıl hapis giyeceksin!”

Can havliyle kızıma danıştım:

” Yavrum, ben bu kitapların çürümesini, yok olmasını istemiyorum. Bir gün halkımız onlardan belki yararlanır!”

“Baba, garajda getirelim kitapları! Yana yuna yerleştireceğiz…”

Gittim, birer birer çuvallara koydum, kırışmamaları için de dikkat ediyorum. Belediye bir kamyon tahsis etmiş taşımak için. Birinci posta gitti, biz de peşinden. İkinci posta gitti, biz de peşinden derken, aramızda 200 metre kadar bir mesafe var. Bir de baktım, o şoför, Şenol adında, arabadan kitapları döktü yere, Allahın yolu üstüne… Baktım, bazı kitaplar yana fırlamış, perişan olmuşlar…

İçim kan ağladı…

Çok kitaplar, eşyalar kırıldı döküldü. 100-200 yıllık ağaçtan kovalar, mataralar, dibekler vb… Mahv oldum gittim… Allah’ım, dedim, Türkü Türk’ten koru! Oysa, Türk’ün en büyük düşmanı Türk’tür!

Gene de ümidimi kesmedim. Dilekçe yaptım, bir sonuç alamadım.

Bir ara savcıdan mektup geldi. “Dava kapanmıştır”, diye haber verdiler.

Düşündüm: Bu tarih, edebiyat, gün yüzü görmesin mi, okunmasın mı? Yoksa, taşlar arasında, ağaçlar altında çürüsün gitsin mi?! Oysa medeni milletler binlerce yıl önceki kültürlerini koruyor, çağdaş nesillere sunuyor, yararlanıyorlar. Benim kimseyi gölgede bırakma diye bir amacım yok. Kültürümüze elimden geldiğince yararlı olmaya çalışıyorum. Bunu hep beraber, el ele vererek de yapabiliriz…

Bazı arkadaşlarım soruyorlar: “Kitaplar intikamını aldılar mı?”

Şimdi, bunu onlara sormalıyız. Böyle bir hakaret bana değil, tüm dünya kültürünedir.

Bazıları da: “Sen de uğraşma yahu!”

Biz, araştırmacılar, edebiyatçılar, dergi sahipleri şan şöhret için, zenginlik kazanmak için bu davaya girmemişiz. Bu bir sevda, aşk, ruh düşkünlüğüdür; hayatın bir başka anlamıdır! Örneğin: bu gün son çalıştığım 1950-li yılların edebiyat kitapları idi. Onları inceledim ve elime ne geçti? 1955 yılından Türkçe edebiyatı kitabı! Burada 8, 9 ve 11 lise örencilerine seçilmiş eserler. Birinci bölüm Türkçe klasikleri idi, ikinci bölüm – Avrupa yazarları, üçüncüsü – Rus klasiklerinin eserleri ve dördüncü da Bulgar yazarlarıydı. Bu çalışmalar bana kuvvet verir. O da Tanrıdan komando gibidir…

Sizinle bir ayrıntı paylaşayım:

Bir gün tuttum gittim Ardino’nun Çam dere köyüne. Üç mahalleden oluşan Golobrad – İmamlar, Kaya başı ve Aşağı mahalleye uğradım. Orada hiç tanımadığım bir ağabeye: Selamın aleykum!- diye selam verdim.

“Aleykum selam! “

“Ben kitap topluyorum, dedim. Sizlerde bulunur mu acaba?”

Getirdi bir çuval kitap. Mevlit kitapları, Kuran’lar, Musaf vb. vb.

“Helal olsun, dedi, ben Osmanlıca okuyamam”.

Bir de köyü dolandım. Binanın biri yıkılmış dökülmüş. Sordum: bu ev sahibi kimdir?

“Tumbara Hasan’ın! Göç ettiler…

Resim çektim. Çökmüş bir kiriş altında el yazısı kitabı. Son sayfasında da: “Ben, Molla Osman kızı, Ümmügülsüm, hediye vermişim. Bu kitabı, merhumun adına dua okunsun. Bu kitabı yakan olmasın, gülmesin! Edirne, Gümülcine sancağı, Eğri dere kazası, Halaç dere köyünden.”

Gelene geçene bu hadiseyi anlatırım. Bursa’dan da biri, anlattıklarımdan sonra demesin mi: “O benim dedemin kitabı!”

Nerde Halaç dere, nerde Bursa, İzmir, kuran sahibinin torunları!?!

Kimler geldi, kimler geçti bu benim ev kütüphanesinden…

Hemen hemen yılda birkaç defa öğrenciler mastarlık, doktora tezleri için buraya araştırmaya geldiler, dünyaca meşhur bilim adamları, tarihçiler, uzmanlar vb. vb.

Hiç unutamam Doç. Ünal Şenel’in sözlerini: “Bu eserleri araştırmak, yazmak için 40 uzmana ihtiyaç var…”

Bu da hiç abartılacak bir olay değildir. Örneğin: 14 asırdan el yazısı Kuran kitapları, birinin topladığı 10 bin şiir, 5 bin halk türküsü, okuma kitapları, evraklar, yayınlanmış gazete, mecmua vb. saatlerce değil, aylarca anlatsam bitiremem.
Son bir şiir gelir aklıma. İbrahim Dertli’den

TELLİ SAZ

Telli sazdır onun adı
Ne ayet dinler, ne kadı,
Bunu çalan olan kendi
Şeytan bunun neresinde?

Abdest alsam, aldım demez
Namaz kılsam, kıldım demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?

İstanbul'dan gelir teli
Ardıç ağıcındandır kolu
Be hey insanın sersem kulu
Şeytan bunun neresinde?