Diş Ağrısı

Köy tarlaları. Kimi bir-iki dönüm, kimi birkaç dekar. Çoğu kez yamaçlarda. Bir taş tekerlenir ta Vıça nehrinde bulur kendini. Böyle hallerde, her çocuk hemen gülecek, eğlenecektir. Bir de ses çıkaracak: “Uuu-brya!”

Köy hayatı. Komşuluk, en yakın hısım-akarabalıydı. Bir güzel yemek pişecek, tabi ki kokusu çıkmış, hemen komşuya da uzatılır. Elma yetişmiş, gelene geçene ve topladığın anda bir sepet komşuya da. Bayramda-seyramda ilk kurban payı, onlara, verilir. Bu arada çocuklar beraber oynuyor, yaşlılar hep yan yana, baş başa oturur konuşurlar. Gençler ise, yardımlaşa yardımlaşa tarlardaki işleri, imece gailelerini hal ediyorlar. “Ver sizin çapayı, al bizim kazmayı. Al sana tırpanı ver bana diğreni.” Vesayre komşuluk ilişkileri. Etraf da o biçili otların nefis kokuları ile doluyor. Çekirgelerin türküleri ise, sonsuz bir makamı yansıtıyor. Ama hanım-kızlar ve annelerin, bu yaz günleri tarla-çayır türküleri ile, baş koşamazcasına sesler uzatıyorlar.

Yüzlerce Türkçe türküler söylenirdi. İster tütün topla, ister ot kurut, ister mısır çapala, ister fasulyeye kazık kak. Hep köylünün yarattığı türküler…

“Biçerim biçerim demedim dolmaz,

Bir gece yatmakla Cemile’m

Hiç doymak olmaz…”

Veya:

“Çelikli’den tutum beriye yoluma

Yat dedim Fatma’m, sen yatmadın

Sen yatmadın koluma.

Bayrlarda balkanlarda pürçekler

Fatma da hanımın bahçesinde

Açılmıştır çiçekler…”

Gelin-görümceler yarışa çıkar. Kim daha çabuk çalışacak, kim daha güzel ses yükseltecek. Bu arada karşıdaki Lyaskovo köyü çobanları da ıslık çalacak, bağırıp çağıracaktır:

“Fatmeee, bir daha söyleeee!”

Bazı yarışlar iki elti arası veya dünür yarışmaları idi. Ama hepsi hoşgörülü, candan yürekten ilişkiler… Ufak tefek yaramazlıklar da olurdu, ama onlar hayatın tadı ve hemen unutulur giderlerdi.

Ne vardı ki, bizim komşu Ayşe ninenin iki gelini de türkü söylemekten mahrumlardı. Büyü, Fikriye, dünyaya erkek torunu getiremedi. Küçüğü ise, Şasine, iki oğlan bir kızı doğurdu. Köyün “sokak süpürgeleri” (dedikoducular), tüm sağdan sola cabalarına göre, Ayşe ninenin moralini bozamadılar. Her bir abuk-subuk lafa fetva verirdi:

“Ha-a, benim gelinlerim üstündür! Kimse dokundurmaya kalkışmasın! Biri Ağa kızıdır, küçüğü ise, Efendiler sülalesindendir. Neymiş bu, türkü?! Ben evime türkücü-şarkıcı almadım! Gelin aldım, gelin! Bu köyde onlarla baş koşamazsınız!”

Böylesine, lafı bilmeyenin, önünü keser, ağızlarını kapatırdı.

Hayat. Acı-tatlısı ile, merhamet-sevgisi ile, köyün tüm özelliklerini sergilerdi. Bizim Ayşe komşunun da.

Onun sevimli torunları büyüdükçe büyüdü, boy-post alıp, akıllandılar. Kimi okula gittiler, kimi kendi ailelerini kurmak için evlilik çağına adım attılar. Ayşe nineleri ise, hep bizim sokakta, hayattaki yaşam koşullarına katlanırdı. Erken erken inekleri sağmak, sırtmaca göndermek, tavukları beslemek, torunlara ve tarladaki gelinlere kahvaltı hazırlamak vs ev işleri. Bunlar da, yıllardan beri kurallara göre: Ev etrafı, inek-dana, kuzu-koyun ve yaz aylarında gün aşrı kocaman, mahalledeki ceviz ağcı altında, komşularla tütün yığıntıları gailesini birlikte paylaşmak.

Bir ara, Ayşe ninenin küçük gelini hafta sekiz, o dokuz, kasabaya gidiyordu. Bazı akşamı döner, bazı da birkaç güne orada kalır. Merak içinde kalan komşu hanımlarına, Ayşe nine hemen cevap verirdi:

-Te, gene dişi tuttu… Zavallı gelinciğim!

Fatma’sına da, Sabriye’sine de, öteki mahalleden gelene-geçene de, saatlerce, tekrarca gelinin “diş ağırı çektiklerini” anlatırdı.

Bu olay öyle bir dikkat çekti ki, tüm halk ikide bir konuyu deşeler giderdi. Köy meydanı Armut düzünde, fırın yanında, harman etrafı ve tüm ağaç gölgelerinde “diş olayı” dolaşır. Genci-yaşlısı, körü-sakatın cengi buydu. Halk o kadar heyecanlı bir toplumdu ki, birinin parmağına diken batsın bile, köy sallanır da, ne kalmış böyle sürekli bir diş ağrısına?! İnsanları hatta bir abluka altına almış gibiydi.

Yaz ayları geldi geçti. Tarlalardaki mahsulat toplandı, kışlıklar hazırlandı. Kasım’da enginine salınan hayvanlar da, çayırlarda yeni bitmiş otları, doya doya otluyordu. Armut düzü’nde ise, hemen hemen akşamüstü, fırında satılan taze ekmekler sebebi ile halkı bir araya getirirdi. Başka da önem vardı. Tam bu saatlerde, köye ilk defa salınmış otobüs, yolcuları ulaştırır, merak içinde bekleyen halka heyecan yaratırdı.

Bu arada Şasine gelinin diş ağrısı tutmuştu ve haftalık olmuş, dönmemişti. Sabahın birinde Ayşe nine yeni, siyah saten mantoyu geymiş, ayaklarına potin geçirmiş, gelinin halini görmeye gitti. Köy içinden o kadar hızla geçmiş ki, kimse birşey soramamıştı. Sormak da mümkün değil, çünkü, bazı söylentilere göre, yüzüne sanki kara bulut çökmüş. Bakışları derin derine, çatmış kaşlar altı insanı sıcak havada donar gibiymiş. Halk ise, ardından üzüntü içinde söylendi:

“Acaba, neler mi oldu zavallı gelinceğe?! Dişsiz mi kalacak? Takma diş mi koyduracaklar?” Köylü soru-sual telaşları yaşıyordu. Kimileri “ah-vah”lardı, kimileri “salavat” getirirdi. Küçük çocuklar bile, döne döne, ortaya “diş oyunu” çıkardılar.

Ne olursa, oldu. Olay, yaklaşık bir hafta sürdüğü için, halkı sanki bezdirmiş konu, unutulmak üzereydi.

Bir akşam üstü, köye otobüs yaklaşırdı. Her zamanki gibi, halk da hemen fırın yanından, Armut Düzün’den, yan sokaklardan meydana sıyrıldı. “Kimler mi inecektir?” diye, sorularla kaynaştı. Frenler vuruldu, kapı açıldı. Baştan Ayşe ninenin gelini indi, ardından da, gülümseyerek Ayşe nine! Kucağında, mavi-beyaz örtü ile sarılı bohçadan iki bebek gözü bakıyordu.

Kaynak: Emel Balıkçi’in “Armut Düzü” öykü kitabından

 
 
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir