Bulgaristan’da Osmanlı Laik Mimarisi: Çeşmeler
Kaleme alan: Yüksel Veli
“Çeşme” kelime anlamı olarak, Farsça’da “göz” anlamına gelen “çeşm” kelimesinden gelir. Su çıkan kaynak, pınar ve gözlere “çeşm” denilmesi, bunların akıtıldığı küçük yapılara çeşme denilmesine sebep olur. Çeşmeler su mimarisinin en yaygın örneklerinin olması ötesinde, her dönemde Osmanlı yerleşim yerlerinde önemli yer alır. Selçuklular döneminden itibaren, dini yapılara bütünleşik ya da bağımsız bir yapı olarak inşa edildiği bilinir. Osmanlı döneminde yapılan çeşmeler, mimari değer taşıyan yapılardır. Bu yapılar da mimari anıt derecesindedir.
Osmanlılarda su işleri XII. yüzyılın sonlarına doğru ilerlemeye başlar. Osmanlıların yerleşim bölgelerinden ve başkent olan İstabbul’da yapılan çeşme sayısı 800’ü geçtiği bilindiğine göre su tesislerine ne derece önem verdikleri anlaşılır. Osmanlılar’da insan ihtiyaçlarını karşılamak ön planda olduğu içinn büyük çabalar harcanır. Su ihtiyacının büyük bir kısmı çeşmelerden karşılanır. Çeşmeler bu ihtiyacı karşılamak üzere yerleşim yerlerinin çeşitli yerlerinde kurulur. İnsana hizmet vermek için yapılan bu çeşmeler, insanlar tarafından yoğun olarak kullanılan kamu yapılarının (cami, medrese, hastahane, vb.) yanlarında bulunur.
Osmanlı çeşmeleri genellikle estetik açıdan dikkat çeker. Bunlar, taş, mermer veya alçı gibi malzemelerden inşa edilmiş olabilirler. Çeşmelerin çoğu, kubbeli veya kemerli yapılarla çevrili olup, genellikle çini, mozaik veya yazılarla süslenir. Bazıları ayrıca heykeller veya figürlerle de süslenir. Birçok çeşme, dönemin ünlü mimarları ve ustaları tarafından tasarlanır ve inşa edilir. Ayrıca, çeşmelerin üzerinde sıklıkla şiirler, dua ve ayetler gibi yazılar bulunur. Bu yazılar, suyun kutsal ve hayati önemini vurgulamak için eklenir. Genellikle şehirdeki ana su kaynaklarına bağlı olarak inşa edilirler. Bazıları sadece içme suyu sağlarken, diğerleri ise hem içme hem de kullanma suyu sağlamak için kurulur. Toplumun çeşitli kesimleri için önemli bir buluşma noktasıdır. Kadınlar, erkekler, gençler ve yaşlılar, çeşmelerde su alırken ve sohbet ederken bir araya gelir. Ayrıca, çeşmeler bazen çeşitli etkinliklerin veya kutlamaların da düzenlendiği yer olur.
Osmanlı dönemine ait çeşmelerin en belirgin özelliği, bir hazne, kemerli bir niş içinde genellikle mermer ayna taşı, bunun iki yanında taşa oyulmuş yuvaları, bazen nişin üstünde, genellikle niş kemeri altında bulunan kitabe, çeşme sularının toplandığı bir tekne-kurna, kurnanın her iki yanında testi koyma setlerinden oluşur.
XVI. yüzyılın çeşmeleri, genellikle XV. yüzyılın çeşmelerine benzer biçimde inşa edilirler. Genellikle küfeki taşından inşa edilip, sade olurlar. XVI. yüzyılın ikinci yarısında ayna taşlarına selvi, sümbül, palmet, lale, karanfil, yasemin, vazoda çiçekler, tabakta meyvelerle süslenmiş gibi dönemin diğer yapılarında da rastlanan bitkisel bezemeler görülür. Bazı örneklerde kemerli nişin ortasına, bazılarında ise kemer üstüne, yan köşelere simetrik biçimde gülbezekler yerleştirilir (Eyüp Şah Sultan Çeşmesi-1551). Bazen de çeşme yüzeyi, sekilerin hizasından çepeçevre bir silme ile çerçevelenir.
Çeşmenin bölümleri şunlardır:
Hazne (hazine): Suyun depo edildiği yer.
Çatı: Haznesi olan çeşmelerin üzerini kapatan bölümdür. Buna bir de saçak eklenebilir.
Kitabe: Çeşmenin üzerinde çeşmeyi yaptıran kişinin adının ve çeşmenin yapılış tarihinin yer aldığı bölümdür.
Testi seti: Çeşmeden su alanların testilerini koyup dinlenebilecekleri bölüm.
Kemer: Çeşmenin ön cephesinde yer alan bölüm.
Lüle: Ayna taşı üzerindeki deliğe takılan su borusu.
Ayna taşı: Üzerine musluk ya da lüle takmak için amacıyla yapılan bölüm
Yalak: Çeşmede akan suyun toplandığı, çevredeki hayvanların da su içebileceği bir bölüm.
Su içme musluğu: İnsanların üzerini ıslatmadan su içebileceği küçük bir çeşme.
Çeşmeler plan açısından değişik biçimdedir. Kare, Dikdörtgen, Daire, Yarım daire, Elips ve Çokgen halinde incelenebilir.
Tarihçiler çeşmelerin tipine göre farklı görüşler beyan ederler. Örneğin Türk Bizantolog ve sanat tarihçisi Mustafa Semavi Eyice çeşmeleri, şadırvanlı, sütunlu ve meydan çeşmeleri, iskele çeşmeleri, duvar çeşmeleri ve çatal çeşmeleri (çift yüzlü çeşmeler) olarak sınıflandırır. Bu sınıflandırmaya Konya’daki şerefeli çeşmeleri ve ayrıca Kayseri’nin merkezinde ünlü Kadı Çeşmesi (XIV. yüzyıl) gibi minberli bir çeşmeyi de dahil eder. Büyük olasılıkla, bu durumda Namazgah Çeşmelerden bahsedilir. Celal E. Arseven ise çeşmeleri cami çeşmeleri, mahalle çeşmeleri, şadırvanlı çeşmeler, oda çeşmeleri, musluklu çeşmeler ve abide (anıt) çeşmeleri diye ayırır. Ama genel olarak yapıldıkları yerlere ve yapılış amaçlarına dayanarak Duvar Çeşmeleri, Köşe Çeşmeleri, Meydan Çeşmeleri, Sebillerle Birlikte Tasarlanan Çeşmeler, Namazgah Çeşmeleri, Ev Çeşmeleri, Salon Çeşmeleri, Sürre-i Humayun Çeşmeleri, Cami Çeşmeleri olarak sınıfladırılırlar.
XV-XVI. yüzyıllarda sebil adı verilen çeşmeler yapılmaya başlanır. Sebil, pencereleri metal çubuklu, kubbeli veya geniş kırma çatılı küçük bir köşe yapıdır. Sebillerin cepheleri ağızsızdır. İçi, tulumlarla taşınan ve dökülen suyun muhafaza edilmesi için depo olarak kullanılır. Sebillerin iç kısmında pencerelerin parmaklıklarından taslarla su dağıtan bir adam mutlaka bulunur. O dönemde (XV-XVI yüzyıllar) sebillerin büyük bir kısmının temini; evcil olanlar gibi, tulumlarla depolarına su dökülerek yapıldığı belirtmek gerekir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ve özellikle Bulgar topraklarında sebillerin inşası bir görev ve şeref meselesi olduğu için, inşaatçılar çoğunlukla padişahlar, vezirler ve onların kethudları, paşalar gibi devlet ve yerel seçkinlerin beyleridir.
En eski çeşmeler İstanbul’da bulunur – Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden önce, Rumelihisarı’nı yaptırırken inşa ettirdiği 1452 tarihli çeşmesi, Davud Paşa Çeşmesi (1485), Efdaluddin Bey’in sebil’i(1495), Emin Ağa’nın sebil’i, Mimar Sinan’ın sebil’i ve Kılıç Ali Paşa’nın sebil’i (1580). Evliya Çelebi, İstanbul’un XV. yüzyıl Osmanlı hükümdarlarından Fatih Sultan Mehmed’in 200 çeşme, II. Bayezid’in ise 70 çeşme yaptırdığını yazar.
Davud Paşa Çeşmesi, İstanbul’un en eski çeşmelerinden biri olarak kabul edilir. İçi oyulmuş sivri uçlu bir nişe sahip dikey bir duvardır ve nişin önüne bir oluk takılmıştır. Deposu cephe duvarının arkasındadır.
Zincirliköy’deki Efdaluddin Sebil’i, iki cepheli, örgülerle süslü düz dipli sivri nişlerle köşe yapıdır.
Lyubomir Mikov’un “Bulgaristan’da Osmanlı Çeşmeleri” kitabında Filebe’deki pek çok çeşme arasında bir de sebillerin olduğu açıklanır. Vidin’deki buzul çeşmeler de bunlara benzetilir. Ancak onların cephelerinin üzerinde musluklar olduğu için onlara musluk denildiği belirtilir.
Mimar Sinan’ın imparatorluğun başkentine merkezi bir sürekli su temini için bir plan geliştirip uygulamaya koymasının ardından İstanbul’un su temini değişir. Dokuz yıl içinde su İstanbul’un her köşesine ulaşır. Bu da daha fazla çeşmelerin inşa edilmesi için bir teşvik haline gelir. Kentin daha zengin insanlar arasında çeşme dikme ve içlerine bağış yazıları yerleştirme konusunda rekabet başlar. Görünüm ve dekoratif dekorasyona giderek daha fazla önem verilmeye başlanır. O zamandan kalma büyük kesme taşlardan yapılmış, dört duvarlı bir yapı olan Merzifonlu Kara Mustafa Çeşmesi – 1667. Benzer bir çeşme de Edirne’de Yıldırım Bayezid’in Mimar Sinan’a yaptırdığı kulenin dış kapısının önünde bulunur.
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Barok, Rokoko, Empire ve Neoklasizm etkisi altında Osmanlı Türkiye’sinde sanatsal açıdan dikkat çekici çeşmeler inşa edilir. En güzelleri İstanbul’da bulunur. Lyubomir Mikov’a göre en güzeli ve en popüler olanı Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) sebil çeşmesidir. Sultan III. Ahmed’in saltanatı ile ilişkilendirilen Lale Devri’ne aittir. Bu sebil çeşmesi, saray mimarı Kayserili Mehmed Ağa’nın tasarımına göre 1728-1729 yıllarında inşa edilir. Mimari çözümü, klasik çeşmenin unsurlarının (ocaklı nişler) sebil unsurlarıyla (binanın köşelerinde bulunan metal parmaklı pencere) birleştirilmesiyle ayırt edilir.
XIX. yüzyılda Türkiye’de selsebil adı verilen çok özel bir çeşme türü ortaya çıkar. Adları Kuran’da adı geçen Cennet’teki su kaynaklarından gelir. Selsebil Çeşmeleri şık bir şekilde Empire tarzında yapılırlar ve esas olarak kuşları sulamak için kurulurlar. C. Arseven konut bahçelerinde ve umumi bahçelerde inşa edildiklerini açıklar. Özel dekorasyonlarından dolayı, onları bir “büfeye” benzetir.
Türk akademisyen, araştırmacı, sanat tarihçisi ve müze yöneticisi M.Baha Tanman selsebil çeşmelerini basamaklı, rampalı ve çanaklı olarak üçe ayırır.
Konya’da Mevlana’nın türbesinin bulunduğu külliyenin derviş hücrelerinin bulunduğu avluda selsebil adı verilen bir çeşme bulunur. Said Hemdem Çelebi (1814–1859) tarafından gök mavisi mermerden yaptırılan ve cephesinde dokuz çanağı bulunan bir levhadır.
Türkiye’de Osmanlı çeşmelerinin sonu XX. yüzyılın başlarında gerçekleşir. O günden bu güne bunların bir kısmı yıkılıp, bir kısmı kuruyup yok olmaya mahkum olurken, bir de öyle olanlar var ki Kültürel ve tarihi bağlarını korumak amacıyla restore edilirler.
Balkanlarda XV-XVIII. yüzyıllardan kalma pek çok Osmanlı çeşmesi durur ve çeşmelerdeki yapı kitabeleri bunların yayıldığına tanıklık eder. Bulgar topraklarında muhtemelen XIV. yüzyılın sonlarında ortaya çıkar, ancak bunlarla ilgili en eski bilgiler XV. yüzyıla aittir. XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde tüm Bulgar topraklarına yayılırlar. Çarşılarda ve meydanlarda, cami ve tekke avlularında, kervansaray ve hanlarda, köy veya yol kenarlarında her yerde görülebilirlerdi. Bazıları daha basit bir şekilde bir binanın duvarına veya kalabalık bir çarşı sokağın köşesine iliştirilmiş bir cephe olarak yer alır. Böyle çeşmeler bugün Şumen’de 1740 tarihinde inşa edilen saat kulesinde ve eski Dobriç’te bulunur.
En görkemlileri meydan çeşmeleridir. Genellikle bir meydanın ortasında ya da bir kenarında bulunurlar. Samokov’daki ünlü Büyük Çeşme (1660), Şumnu’daki Kurşun Çeşme (1710) ve Arabanasi’deki Pazarska ve Kokonska çeşmeleri böyledir.
Samokov’un simgesi ve sembolü haline gelen Büyük Çeşme, 1660 civarında Yukarı çarşı denilen meydanına dikilir. Bu dörtgen yapı sultan mutfağının baş aşçısı Mehmet Efendi’nın talimatıyla inşa ettirilir. 1928’de Milli Kültür Anıtı ilan edilir.
Şumnu’daki Kurşun Çeşme’nin üst kısmı mavi kurşun levhalar ile kaplı olduğu için bu adla anılır. İnşa tarihi 1774 olan çeşmenin çatısı günümüzde kiremit kaplıdır. Belediye tarafından tasarruf gerekçesiyle kapatıldığı için suyu akmaz.
Çarşı çeşmesi Arbanasi köyünün merkezinde yer alır. 1829’da Mehmed Ağa tarafından yaptırılır. İki çıkış ağzı ve bir oluğu vardır. Arabanasi’de diğer çeşme Kokonska çeşmesidir. 1786 yılında Çarşı çesmesini inşa eden Mehmed Ağa tarafından kurulur. “Constantsalieva Evi” sakinlerinden biri olan Kokona Sultana’nın adını taşır. Her ikisininde suları akmaz.
XVIII. yüzyılda yeni bir çeşme türü ortaya çıkar. Bunlar biçim olarak köşke benzeyen sebil çeşmeleridir. Muhteşem mimarileri Osmanlı sanatının barok etkisinin kanıtıdır. Bu tipte korunmuş tek çeşme Şumnu’daki Tombul Camisi medresesinin avlusunda yer alır.
1930’lu yıllara kadar Vidin’de buzul çeşmesi olan ve musluk adı verilen üç çeşme bulunur. Her üç çeşme de XVIII. yüzyılın sonlarında inşa edilir, ancak biri Osman Pazvantoğlu’nun Vidin ve ilçeye vali olmasından önce, yani 1795’ten önce kurulur. Yaz boyunca çeşmelerin haznesine (su deposuna) buzlar koyup suyu soğuturlar. Bu gerçek şehrin sakinlerini ve dışarıdan gelen seyyahları hayretler içinde bırakır.
Sadrazam Siyavuş Paşa, 1585 yılında Harmanlı yakınlarında kervansaray, köprü, cami ve imaretle birlikte 12 ağızlı bir çeşme yaptırır. Bu çeşmeden bugün sadece “Su sayesinde her şey yaşıyor” yazan bir yazıt durur. Ne yazık ki sosyalizm döneminde yerini yeni bir yapı alır ve alan parka dönüştürülür. Ayrıca bu çeşme, Bulgar edebiyatının en popüler şiirlerinden P.R. Slaveykov’un yazdığı “İzvorıt na belonogata” şiirinde de kendine yer bulur. Petko Slaveykov hayatının bir kısmını Harmanlı kasabasında geçirir. Orada Gergana adında bir kızın kuşaktan kuşağa ve ağızdan ağza aktarılan hikayesini duyar. Hikayede Sadrazamın Gergana adında güzel bir Bulgar kızıyla bir pınar kenarında buluşmasını ve vezirin kızı İstanbul’daki haremine gitmeye ikna etmeye çalışmasını anlatılır. Kız bunu reddeder, çünkü köyde ailesi ve sevgilisi Nikola’yla birlikte daha mutlu olacağına inanır. Bu olgun tepkiden etkilenen vezir, kızı yalnız bırakır ve onun şerefine pınarın başına bir çeşme yaptırır. Slaveikov etkilenip, yerel halkın hikayesinden ilham alır. 1873’te Izvorıt na Belonogata şiirini yazar. Şiir trajik bir şekilde sona erer çünkü kızın gölgesi çeşmeye gömülür ve kız ölür.
Karalez çeşmesi Bulgar edebiyatında da kendine yer bulur. Stefan Karaca köyünde yer almaktadır. Adını o dönemde en yakın köy olan Karalez’den (bugünkü Tsarevets köyü) almıştır. XIX. yüzyılda Murad Bey tarafından yaptırılmıştır. Kurulduğu dönemde çeşmenin yeri, bölgedeki ticaret yollarının doğal bir kavşak noktası olduğu bilinir. Halen mevcut olan çeşme kültür anıtı ilan edildi.
Yazar Yordan Yovkov, “Tekerleklerin Şarkısı” öyküsünde onu şöyle tanımlayarak önemine katkıda bulunur:
“Sonra aklına ünlü Karalez çeşmesini yapan Sarnenolu Murad Bey geldi. Ne çeşme, ne yer! On dokuz taş yalak, önünde bir hanın avlusu gibi bir arnavut kaldırımı, üç musluk köpürüp akıtıyor. Bir su gözyaşı kadar soğuk ve berrak. Her taraf çölde olduğu gibi kuru ve çatlak bir toprak ve sürüler geliyor, çeşmeye gidiyorlar ve çeşmenin bir yanından gözleri yanıyor. Beyaz yol ve bu yoldan geçen herkes, ister gidiş ister dönüş olsun, su içmek için çeşmenin yanında durur. O çeşmeyi yapana ve üç musluktan akan derelerin adını sonsuza dek fısıldadığı kişiye övgüler olsun.”

