Asancıka (öykü)
Yazar: Emel Balıkçi
“Siz üç kardaşsınız Debren’li Asan
sensin arslan yürekli…”
(Ortarodop halk türküsü)
(Olayı, kendi kaynatasından duymuş, yaşlı Rukiye nene bize aktardı ve tam onun, zengin tarzı alnatışına göre, öykü olarak döktük. Çok memnun olmuştu. Nur içinde yatsın!)
Yaz yağmuru biraz önce dinmişti. Ormandaki yaprak damlacıkları hala birer birer süzülür, yere düşerdiler. Sanki göz yaşları. Hele ağaçlar arasındaki güneş de onlara dokununca, ayna ışığı çeler gibi, bin bir renge kavuşurdu.
Körmağara’daki sakinler dışarıya baktı. Tuzla tepesinde kimse gözükmüyordu. Beklentileri vardı bu üç kişinin. Mandıracı çoban kardeşini gönderecekti. Onlara hem haber, hem de biraz taharcık peyniri, ekmek getirecekti.
Ormanda kuş sesleri de susulmuş, duyulmazdı. Bez belli onları da yağmur ıslamış, hala yuvalarda güneşin kızdırmasını bekliyorlardı. Bir ara kukucak sesi ormanı çınlattı, suskunluğu ikiye böldü, gitti. Mağaradaki üç kişiden biri, Karakedi denilen, saksağan sesi ile cevapladı. Tekrar kukucak öttü. Demek ki, etraf sakin, güvenlikli. Arkadaşları ile dışarı çıktılar, dik patikadan aşağı doğru sıyrılmaya başladılar. Baştan Karakedi, ardından Debren’li Asan ve Asancıka. Üç eşkiya inerek çayır başında durdular, ağaçlar arasındaki mandırayı bakışları ile kezileye aldılar. Egrek sayvantından tıknaz, esmer suratlı, sarığı sarkıtmış bir yana, sırtında boz rengi heybe asılı, 14-15 yaşlarında bir delikanlı onlara doğru yollandı.
-İsmet, nerede kaldın, ya! Açlıktan öldüreceksin bizi! – Asan soruverdi.
Beşon adım mesafeye gelen delikanlı, bir güldü, bir güldü:
-Deme be, ağabey! Hiç sizin gibiler bu dağ-ormanda aç kalır mı? Her çam altı mantar, her patikayı karacalar, zığınlar (geyikler) kestirir! Onlar sizi görünce, kendiler yatır bıçak altına. Size kurban olmaları en sevap iştir!
Asan gülümsedi. Arkadaşları ise, birden söyleşmiş gibi, uzun, hemen hemen sessizce bir çağırı çıkardılar: “Bre, bre, breee!”
Karakedi denilen, delikanlıya yaklaştı, heybeleri indirmek için yardım etti.
Asan tekrar soru verdi:
-İsmet, agan nasıl, iyiler mi?
-Kurt gibi, ağabey! Akşam otuz koyunu bir saatta sağdı! Elleri şimşek gibi çabuk çeker-döner. Sabah sabah Suvanlık mahalesine gitti. Bangat’a iki kurbanlık gütürdü. O, her saban ve tırpan bitişinde, çevirme yapar.t
Asan derin bakışlarını kaşlar altında çattı.
-İsmet, agan bizim için bir hangi laf kaçırmasın orada, a?
-Ne dersin ağabey? O, övünmeyi sevmiyor. Bakmayın zere şakacıdır! Sizin için can verir! Nasıl ele verecektir? Bu asla olmaz! O, ikide bir beni tembihliyor ve tastkiliyor (tenkit etmek)da…
-İsmet, biraz kısa kes! – Karakedi sohbet konusunu değiştirsin diye ilave etti – ne dedin, “agamın elleri şimşek gibi”?
-E-e, boş ver ağabey, şimşek dediysem, sen havalanma! Te işte, çoban elleri! Neyse! A-a, Selime’den Yürük Daban selam yollamış size. Beş nalça sucuk, iki punga tütün. Bizden ise, bir but arka çevirme, bir tekerlek kaşar, taharcıktaki peynir ve dört ekmek. Budur!
-Daban başka bir şey göndermedi mi?, Debren’li tekrar araya girdi.
-Vay, nasıl unutacaktım! – küçük delikanlı dudağını ısırdı – M. köy korucuları bir Tatarpazarcık subayı ile K. köprü civarında dolaşırmış. Güya yaban domuzlara pusu kurarlar, ama Daban amca tembih üstüne tembih etti: “Sakın arkadaşlara söyleyin, D… dereye doğru giderlerse, köprüden geçmesinler!” bunu dedi. Bağışla unutkanlığımı ağabey, çılgın akıl, sizi görünce zay oldu…
-Geçti bitti, af edildin!
Sohbet arası Asan tüfeğini ağaca dayamış, heybeyi aldı ve yerine boş bir heybe verdi. İsmet, boşa bulunmuş, hemen ona:
-Ağabey, özür dilerim amma, ver şu tüfeğini bir keretçik çekeyim, ya!
O ise, birden bakışlarını büktü ve sertçe:
-A-a, oğlum, bak, canımı verir, tüfeğimi vermem! Hem küçüksün, hem de bu işlere daha iyi bulaşma!
Genç çoban derin nefes aldı, tüfeğe bir ucundan bir ucuna dek bakışları ile okşadı gibi, sümük çekti ve Asancıka’ya doğru:
-Ağabey, sen hep sustun, yan durdun. Galiba, o, Asancıka sen misin, a?
Asancıka gülümsedi ve başını da salladı:
-Sen de galiba çok kurnazsın?
-E-e, o kadar da değilim ağabey! Ama söyle bana, sayı mı, yalan mı ki, kurşunlarınız kimsede yokmuş?
Debrenli ise, çocuğun hatasına başını salladı, sakalını okşadı ve:
-Bre bre, bak sen! Te senin kurnazlığın! Bunu nereden öğrendin?
-Nenemden!
-Dalga mı geçersin?
-Yok be ağabey, herkes bilir, ama gizlice konuşur. Ben de işte yaşlıların sohbetlerine kulak asarım.
-Madem işler böyle boyutlar almış… Evet, bu tür kurşun kimsede yok! Onları dedesi yapar ve kimseye elletmez, “bana dahi” – Asan yalanı uzattı.
-Nenem de tam bunu söyledi! Asancıka’nın, dedi, kurşun sesi hiç bir tüfekte yok!
Asancıka ve Asan birbirine göz kıparak dudaklarını büktüler.
-Bak sen, bak! Nenen mi bu “masalları” salar?
-Yok be ağabey, herkes bilir, ama susarlar… Nenem gene bir defa babama anlatırdı, ben de uyumazdım, örtü altında sesledim!
-Demek, yaşlıların sohbetlerine kulak konuğu olursun, a?!
-E-e, ağabey, boş ver, bir keretçik oldu, yemin ederim! Ama söyle gerçek mi?
-A-a, çok soru sormaya başladın! Bilmezsen, senin için daha iyi olur. Söyle, sizin köye doğru yollar nasıl?
-Dün sürüyü A…’dan ta Ç…’a kadar otlattık. Orada da nizamlar S…’ğe kadar talim yaparlar. Kavala yolunda, T…’den B… tarafını tutarlar. Bakın ağabey, buradan K…’ya çıkın. Çayırın solunda binlerce koyun patikası var, iki kayın göreceksiniz – yan yana. Aradan geçin, sizi ta D… dereye götürecektir. Onu kimse bilmez, çoban yoludur. Orada iki daldan yapılı geçit var. Te işte, en güvenli yerdir. Köprüden hem uzak, hem de N…’i çıkar.
-İsmet çok sağ ol – Asancıka sohbete katıldı – Hadi, al biraz şu benim tüfeğimi! Hak ettin!
Delikanlı sevinçten ne söyleyeceğini bilemezdi. Baştan okşadı, öptü, omuzuna kondurdu ve kezlemey almış gibi bir gözünü sıktı. Üç arkadaş sesle güldüler.
-Oğlum, sen göz kıpmayı da öğrenmişsin?
-Olmaz mı ağabey! Ben delikanlıyım! Evvah, eyvah! Ağabey taş gibi ağır, ya! Sırtında nasıl taşırsın?! Dedemin tüfeğine benzemiyor…
-Bak, İsmet, tınmayasın ki, tüfek eline almışsın! Seni ele verirler, yok ederler!
-Ağabey, ama ben senin adını da bilmem… Aceba Asancıka mısın, Karakedi misin ağabey?
-Bilme oğlum, bilme – Karakedi cevapladı – Ama sana soran olursa, de: “Ha, o bizim samanlıkta uyuyan mahalle kedisi mi! Hep man kirişlerinde dolaşır, kuş avını bekliyor!”
İsmet biraz şaşa kaldı. Ne anlatır bu ağabey? Şaka yapmayı da bilir!
Üç arkadaş delikanlıdan ayrıldı, yolunu tuttular. Güneş, ormanı ısıtmıştı. O yağmur damlalarından an kalmamıştı. Amaçları, akşama kadar N…’ye ulaşmaktı.
İsmet ise ardından hafifce ses çıkardı, mırıldadı:
De bre, de bre, de bre Asan
Başın bela oldu Asan,
Sağ elinde tüfeğin var
Fişeklere kuşağın dar.
Rum yolunda nizam gezer
Nizam gezer seni bekler
De bre de bre de bre Asan
Onlar sana kurşun çeker.
Not: Rukiye nine, Asancıka olayını böyle duymuş, söyledi ve türküyü dahi. Asancıka kim olduğunu açıklık kazanmış olamadık, ama bu ayrıntı bize “yağ-bal” geldi.
Emel Balıkçi’nin “Canım Rodoplar” (2025) kitabından alıntıdır.

