Skip to content
Email Phone Facebook Facebook Group X YouTube
KÜLTÜRK
  • BAĞIŞ
  • Anasayfa
  • EtkinliklerExpand
    • Şölenler, Festivaller
    • Kutlamalar, Konserler
    • Anma Törenleri
    • Toplantılar, Seminerler
  • Kültürel mirasExpand
    • Gelenek, Görenek, Anane
    • Halk sporları ve oyunlar
    • Geleneksel mutfak
    • Tarihî Miras
  • Halk kültürüExpand
    • Halk edebiyatı
    • Halk müziği
    • Halk dansları
    • Geleneksel Giyim-Kuşam
  • SanatExpand
    • Ses sanatı ve musıkî
    • Resim, Heykel, Fotoğraf
    • Tiyatro, Sinema
    • El Sanatları
  • EdebiyatExpand
    • Şiir dünyası
    • Öykü, Roman, Hatırat
    • Hiciv, Mizah
    • Çocuk edebiyatı
  • KaynakçaExpand
    • Söyleşiler, Düşünceler
    • Araştırmalar
    • Kitap Dünyası
    • Dijital Kütüphane
  • KimlikExpand
    • Türkçe ve eğitim
    • Türkçe Basın-Yayın
    • Kültür-Sanat Kuruluşları
    • İz bırakanlar
  • Български
WhatsApp Facebook X YouTube
KÜLTÜRK

Andreşko

Hours 17 Kasım 202517 Kasım 2025

Yazar: Elin Pelin

Erken varacağız efendi. Hava kararmadan oradayız. İşte köy, he, şu korunun eteğinde! Görüyor musun? O, karşıki bayırı alçalarak aştık mı, vardık sayılır.

Ve genç arabacı, kamçısını beygirlerin üzerinde savurtarak cesaret verici ve belirgin bir sesle:
— Diy, hey!… Diy efendiler! diye haykırdı.

Arabanın tekerlekleri köy yolunun sıvık çamuru içinde hızla dönmeye başladı. Viran araba, bu hazin, ıssız ve ıslak ova ortasında boğuk sesler aksettiriyordu. Köylü, beygirlere bir defa daha bağırdı, oturduğu sandığın üzerine daha iyi yerleşti ve yağmurluğunun kalın ve yaş başlığını sıyırarak mırıldanırcasına bir şarkı tutturdu.

Arabada oturan şişman misafir, kurt derisinden yapılma kalın kürkü içinden:
— Senin adın neydi, çocuk? dedi.

Arabacı şarkısına devam ediyordu.

Efendi yüksek ve yırtık bir sesle tekrar bağırdı:
— Hey, çocuk!

Delikanlı dönerek:
— Ha? dedi.

— Adın, adın! Adın neydi?
— Andreşko.

— Aa! Andreşko… Kurnaz şeysin sen hey! Hepiniz kurnaz oldunuz. Siz köylüler yaman adamlarsınız… yaman. Yalnız yalan söylemeyi, hile kurmayı biliyorsunuz. Ne numaracısınız, ne hilekârsınız siz! Mahkemede bakıyorum da, koyun gibi avanak görünüyorlar, halbuki kurt herifler! Hâkimi oyuncağa çeviriyorlar.

— Efendi, biz kaba insanlarız. Yalnız eğlenmek ve azarlanmak için yaratılmışız. Size öyle geliyor ama hiç de öyle değil. Köylülerin hileciliği, cahilliklerinden ileri gelir. Cahillik ve yoksulluktan.

— Ha, yoksulluktan demek, yoksulluktan! Dayak delileri! Yoksulluktan şikâyet ederler ama domuz gibi içerler…

— Keyiften mi içerler sanki? Hayır, keyiften değil. İçmesine içiyorlar, herkes içiyor. Yoksulluğu azıcık unutsunlar diye içiyorlar… Sizin gibiler bunu yazar da bir de deftere…

— Aa! Galiba sen de içmişsin ahbap! Hâlbuki pek gençsin, daha bıyıkların bitmemiş… Sizin köylüler düşkün insanlardır vesselam! Öyle yazmalı onları insan!

Delikanlı:
— Sen yaz efendi, biz yazmayı bilmeyiz, dedi.

Ve beygirlere dönerek:
— Haydi efendiler, diy! diye haykırdı ve düşünceye daldı.

Beygirler biraz belinledi ve sonra onlar da düşünceye daldı.
Efendi, kurt kürkünün büyük yakasını kaldırdı, içine gömüldü ve o da düşünmeye başladı. Yol boyundaki tek başına kalmış ağaca bir karga kondu; tüyleri dikilmişti. Kuru dal üzerinde bir iki defa ileri geri sallandı, mahzun mahzun bağırdı ve düşünceye daldı. Gamlı kış havası da düşünceliydi. Gökte nemli ve titiz kış bulutları ağır ağır kayıyor ve kopuştukları yerlerden keza düşünceli ve soğuk olan mavi gökyüzü sırıtıyordu.

Yerler dize kadar çamurdu. Köylerin, dereciklerin, uzak dağ ve ormanların dağınık manzaraları ölü ve korkunç bir şekilde kararıyordu. Ovada bulanık, soğuk ve ölü gözü gibi fersiz, büyük gölcükler görünüyordu.

Küçük araba, derin ve sıvık çamurda yavaş yavaş ilerliyor, batıyor, çıkıyor, eğrilip doğruluyordu. Yan tahtalarından biri boşanmış, boğuk bir sesle hiç aralıksız yeknesak ve manasız takırtılar çıkarıyor; gocuk içindeki şişman adamın beynini gıcıklıyordu. Herifin sabrı tükendi. Yakasını indirdi, semiz yüzünü uzattı ve:
— Nedir bu kör olası çakıldak! Beni fena halde rahatsız ediyor… dedi.

— Arabamın tahtası oynuyor efendi. Okumuş adam gibi gevezelik ediyor ve bundan ne kendisi bir şey anlıyor ne de başkaları.

— Çok kurnazsın sen Andreşko, çok. Evli değilsen kızları kim bilir nasıl kandırıyorsun. Siz erken evleniyorsunuz ve karılarınız da güzel.

Efendi gocuğunun yakasını indirdi.
— Sen ne dersen de efendi ama sizin hanımlar bizim karılardan üstün. Ben bunu çok iyi biliyorum! Hem sen necisin be efendi, bizim köye ne işle geliyorsun?

— Ben icra memuruyum.

Andreşko döndü ve kiracısını dikkatle süzdü.
— İcra işiyle geliyorsun, öyle mi?

— İcra işiyle elbet. Sizinkilerden biri beni oyalayıp duruyor ama bu sefer alacağı olsun. Birkaç defadır peşine düşüyorum, elimden kayıyor… Şeytanlık ettiğini anladım artık, akşama ele geçireceğim, bir daha beni unutmayacak… Buğdayına el koyacağım! Hem onun aklını başına getireceğim hem de size ibret olsun da bir daha kaytarmayın. Tüccarları aldatıyorsunuz, kasabalıları aldatıyorsunuz; onlara cılk yumurta, küflü yağ satıyorsunuz. Yettiyse yetti artık köylü yenge! İdare öyle kolay aldatılamaz! Yakaladığını sapasağlam yakalar. Size kamçı lazım, Rus kamçısı; başka türlü akıllanmayacaksınız… Sarhoşluğa vurdunuz, bozuldunuz, iyice düştünüz. Bu gidişle vergi ödeyemeyecek olacaksınız, devleti batıracaksınız. Eh, elimde biraz daha hüküm olsa, hepiniz melâikeye dönerdiniz!

İcra memuru gocuğunun düğmelerini çözdü ve vücudu, yumurtadan taze çıkan bir piliç gibi kımıldadı.

Andreşko, onun sözlerine yapmacık bir saflıkla cevap verdi:
— Eh hâkim efendi, Allah dünyayı halk ettikten sonra kadına sakal lazım olmayacağını düşünmüş de sakal vermemiş… Eşeğe uzun kulak lazım olacağını düşünmüş, ona da uzun kulak vermiş…

— Haydi bakalım, sen çok lakırdama; haydayıver zira hava kararıyor. Benden fazla para aldın kurnaz! Yirmi kilometreye bu kadar para verilir mi? Siz bizi soymasını biliyorsunuz… Hayda hayda, zira kırantalar hepten uyudu!

Andreşko:
— Diy efendiler, diy! diye bağırdı ve kamçısını savurdu.

İcra memuru öfkeyle:
— Sen onlara efendi mi diyorsun? “Kardeşlerim” desen daha iyi yapacaksın.

— Gücenirler hâkim efendi. Efendi demesem onurlarına dokunur. Onlar da memur gibi saatle çalışıyorlar. Saatle kalkıyor, saatle yatıyorlar; vakti saati geldi mi doyurulup sulanıyorlar. Sonra kaçıyorlar, yani kalem odasına giriyorlar demek… İşte o kadar. Bazı defalar ahırda gazete de okurlar.

— Ahbap, söylesene sen nerede içtin? Hem gevezelik edip durma; dürt şunları, zira geciktik. Gözlerine bak bir kere; ne hilekâr, ne şeytan gözlerin var!

Arabacı:
— Korkmayın hâkim efendi, burada kurt yok, dedi.

Bu sözleri öyle bir eda ile söyledi ki, aziz misafir korkuyla etrafına bakındı.

— Ben kurttan korkmuyorum ahbap ama hava soğudu. Kendimi üşütmeye niyetim yok.

— Çula sarının efendi. Beygirlerim soğuktan hiç şikâyet etmezler; çullar çok sıcak tutar.

İcra memuru:
— Amma da farfara adam ha! diye düşündü ve ciddi bir tavırla dönerek:
— Haydi haydi, dürt şunları, sığır oğlu sığır!

Ve somurtarak şişindi, gocuğuna gömülerek sustu.

Andreşko da düşünüyordu. Kendi kendine:
— Düştün sen elime, dedi.

Ve icra memuruna dönerek ciddi bir sesle sordu:
— Demek icraya gidiyorsun ha? Kimin canını yakacaksınız gene?

Hâkim uzun süre sustu, sonra yüzünü somurtarak cevap verdi:
— Stanoyço denen biri var… alçak boylu, kalın enseli.

— Tanıyorum. Demek onun buğdayına el koyacaksın? Hâkim efendi, o çok fakirdir; bırak, dokunma adamcağıza.

— Fakir midir! Bana anlatma sen bunu, şeytanın şeytanı!

Hâkim yine sustu. Artık sular kararıyordu. Beygirler bayırda zorla yürüyordu. Köy bu bayırın ardında bulunuyordu. Andreşko artık ne beygirlere bağırıyor, ne de kamçıyı üzerlerinde savuruyordu. Konuşmayı, hafifçe türkü mırıldanmayı kesti, düşünceye daldı.

Bayırı aşıp ovaya inerlerken karanlık bastı; köy daha görünmüyordu. Su ve çamura batmış olan yerin üzerinde hafif ve soğuk bir rüzgâr esti. Kopuşan bulutlar dağlara doğru çekiliyordu. Soğuk ve donuk semanın mavi kubbesi berraklaşıyor, genişliyor, yükseliyordu.

Biraz sonra yıldızlar titreşti, buz parçası gibi parıldamaya başladı. Hava çok soğudu. Beygirler ise ağır ağır yürüyorlardı.

Hâkim boyuna sinirleniyordu:
— Dürt şunları hey Şop! Donacağız!

Andreşko beygirlere bağırdı ve kamçıyı isteksiz bir halde savurttu. Beygirler sanki işitmiyordu; aldırış etmeksizin arabayı yavaş yavaş çekiyorlardı.

Andreşko fakir Stanoy’u düşünüyordu. Şimdi götürdüğü icra memuru onun buğdayına el koyacaktı. Stanoy öğrendikten sonra:
— Andreşko, bu belayı sen getirdin başıma! diyecek ve ona küfredecekti. Sonra kahırlanacak, ona içki ikram edecek, sarhoş olacak ve ağlayacaktı. Bunu biliyordu.

Andreşko:
— Adamcağıza yardım etmek lazım, yardım etmek lazım… diye düşündü. Bu gece ambarı silip süpürmesini, buğdayını gizlemesini söylemek lazım; aksi takdirde bütün yıl açlıktan kulakları uzayacak. Mutlaka yardım etmeli… başka çare yok.

Hava karanlıktı; yerde çamurdan başka bir şey seçilmiyordu. Koyu ve derin çamurda yol kayboluyor, çamurdan başka bir şey görünmüyordu.

Bir yerde Andreşko dizginleri çekti ve beygirleri durdurdu:
— Dur, galiba yolu şaşırdım!

Delikanlı karanlıkta bakınmaya başladı. Hâkim onun ciddi yüzüne dikkatle bakıyordu. Evvelki şakacılıktan eser kalmamıştı.

— Hey çocuk, aklını başına topla; sonra karışmam ha! Yersin dayağı! diyordu.

Andreşko dizginleri çekti, kamçısını savurttu ve haykırdı:
— Hâkim efendi, sıkı tutununuz!

İlerde, uzak bir karanlıkta köy görünüyordu. İşitilen köpek seslerinden köyün çok uzakta olmadığı anlaşılıyordu. Sağda, birkaç adım ötede durgun suyun geniş aynası gümüş bir parlaklıkla ışıldıyordu. Araba doğru oraya yöneldi.

Hâkim:
— Bu ne? diye sordu.

— Göl, hâkim efendi. Yol onun içinden geçiyor. Hiç korkma, derin değildir. Ben arabayla olsun, yaya olsun, çok defa geçtiğim var buradan. Diy diy efendiler! Hâkim efendi, sıkı tutunun!

Beygirler, aynasında gökyüzü görünen soğuk suya girdiler; ayaklarını şapırdatarak dikkatle ilerlediler ve gittikçe derine batmaya başladılar. Gölün durgun, parlak, gümüş yeşili rengindeki suyu kımıldadı ve canlandı.

Bir sıra hâkim:
— Dur be öküz! diye bağırdı ve gocuğuna sarılı olduğu halde doğruldu. — Hey Şop, boğacaksın beni! Görmüyor musun, arabaya su doldu? Dur! Dur!

Hâkim öfkeyle küfürler savurmaya başladı.

Andreşko beygirleri durdurdu. Sandığa kadar suya batmış olan araba göl ortasında kaldı. Gölün kenarları koyu karanlıkta kayboluyordu.

Andreşko beygirlere bağırdı:
— Diy… İleri!

Kudretli ve sağlam sesi gece sessizliğini çınlatıp koyu karanlığa gömüldü.

Yakından yaban kazları uçuştu ve gürültüler arasında kaybolup gittiler.

Andreşko kendi kendine:
— Buradan çıkabilmemiz için bizim de kaz olmamız lazım; aksi takdirde… dedi.

Hâkim bağırıyordu:
— A öküz! Şuradan bir çıkalım da kemiklerini kıracağım! Boğulacağız bre… Dana!

Andreşko:
— Boğulmayız hâkim efendi, boğulmayız, korkma. Bu karanlıkta kim şaşırmaz? Rahat ol…

Çeki kayışlarını yokluyor, iliştiriyor, boşandırıyor, küfür ediyor ve lanetler okuyordu. En nihayet yine sandığa oturdu, kamçıyı savurdu ve:
— Haydi, diy-y… İleri! diye bağırdı.

Beygirler kuvvet toplayarak hızlandılar. Biri teraziden boşandı ve başıboş olarak göl içinde ayaklarını şapırdattı. Öbürü arabada yalnız kaldı.

Hâkim:
— Bre! Ne oluyor be? diye bağırdı.

Andreşko beygirin arkasından:
— Trrr! Dorço… Dorço… Dorço! diye bağırdı ve eliyle çağırmaya başladı.

Fakat sudan korkmuş olan beygir geriye doğru dönerek sahile hızlandı; karanlıkta kayboldu; sahibinin sesini işitmedi.

Hâkim arabada titriyor ve korkuyordu.

Bu anda Andreşko derhal öbür beygire atladı ve Dorço’nun peşine takılarak yüksek sesle:
— Dorço, Dorço, Dorço! diye hiç aralıksız bağırıyordu.

Arkasından icra memuru sıralıyordu:
— Nereye be hey! Ne yapıyorsun be öküz? Divane! Ah seni gidi bitli köylü seni! Soracağım onu sana!

Cevap olarak karanlıkta bir gülüş işitildi.

— Ey öküz herif! Beni burada bırakıyorsun ha! Kurtlar paralayacak be! Çocuk, gel yapma, rica ederim!…

Hâkim mahzun mahzun yalvarmaya başladı. Çatal sesinden bir tel ağlıyordu.

Andreşko’nun sesi işitildi:
— Korkma korkma hâkim efendi! Kurtlar suya girmez. Çula sarın da üşümeyesin… Yarın sabah erkenden ben geleceğim. Arabada ot var, altına ser. Senden kira almayacağım!

Hâkim yine yalvardı:
— Delikanlı, bırak şakayı be! Beni bırakma! Gel! Çıkar beni buradan!

— Çok karanlık hâkim efendi; göz gözü görmüyor! Beygir de kaçtı! Sana nasıl yardım edebilirim, mümkün değil!

Hâkim derin karanlıklardan gelen bu korkunç sesi işitiyordu. Kalbi ürperiyordu. Nasıl olur? Burada, göl ortasında mı kalacaktı! Ucu bucağı görünmeyen bu soğuk, yeşil göl suyunun ortasında!

Yine:
— Gel be Andreşko, gel! Sana istediğin kadar para vereceğim! Kurtar beni! Öleceğim be! Çoluğum çocuğum var! Sersem herif, sende kalp denen şey yok mu?! diyerek ümitsizlik içinde çırpındı; fakat artık kimse seslenmiyordu.

Bu defa ümitsiz ve delicesine köye doğru bağırmaya başladı:
— Hey sersem! Öküz! Yamyam! Hayvan! Odun! Gel kurtar beni! Acı bana be! Hayvan… kaba köylü… Şop! Aaaah! İmdat! İmdat!

Sonra arabaya oturarak gocuğuna gömüldü ve çocuk gibi ağlamaya başladı.

Fakat karanlıklar ona cevap vermedi.

 
 
     

DUYURU

Dijital Kütüphane

VİDEO

https://kulturk.bg/wp-content/uploads/BNR-Sumen-Yuksek-Tepelere.mp4

TÜRKÇE MEDYA

YAYIN SAATLERİ:
HAFTA İÇİ HER GÜN
12.30 – 12.40
BNT 1

YAYIN SAATLERİ:
08.00 – 09.00
13.00 – 14.00
20.00 – 21.00

Seyahat rehberi

Hakkımızda:

“Kulturk.BG – Türk Kültürü Portalı” bir Barış Halk Kültürevi projesidir. Sitemizin amacı Bulgaristan’da Türk kültürü ile ilgili haberleri, sözlü ve görüntülü içerikleri, bilimsel yazıları sunmak ve belleğe almaktır.

İletişim:

9120 Dolni Chiflik /Bulgaria
ul. “23-ti Septemvri”, Nr.1
+359893889028
kulturk@abv.bg

Paydaşlarımız:

  • Kırcaali Haber
  • Bizim Gazete
  • Ajans Bulgaristan
  • BTG
  • Turkish Culture Portal
  • Türkiye Kültür Portalı
  • Gizlilik Politikası

©2023- 2026 KÜLTÜRK

Scroll to top
  • Anasayfa
  • Etkinlikler
    • Şölenler, Festivaller
    • Kutlamalar, Konserler
    • Anma Törenleri
    • Toplantılar, Seminerler
  • Kültürel miras
    • Gelenek, Görenek, Anane
    • Halk sporları ve oyunlar
    • Geleneksel mutfak
    • Tarihî Miras
  • Halk kültürü
    • Halk edebiyatı
    • Halk müziği
    • Halk dansları
    • Geleneksel Giyim-Kuşam
  • Sanat
    • Ses sanatı ve musıkî
    • Resim, Heykel, Fotoğraf
    • Tiyatro, Sinema
    • El Sanatları
  • Edebiyat
    • Şiir dünyası
    • Öykü, Roman, Hatırat
    • Hiciv, Mizah
    • Çocuk edebiyatı
  • Kaynakça
    • Söyleşiler, Düşünceler
    • Araştırmalar
    • Kitap Dünyası
    • Dijital Kütüphane
  • Kimlik
    • Türkçe ve eğitim
    • Türkçe Basın-Yayın
    • Kültür-Sanat Kuruluşları
    • İz bırakanlar
  • Български
Search