Ali Bey’in Konağı

Vardı ya böyle bir türkü. Onun da izine düştüğünüz zaman çok enteresan bir öykü ile baş başa kalacaksınız..

Osmanlı döneminde önemli yer alan demirciler, günümüze kadar yararlı bir meslek sahipleridir. Kimin evinde baltaya, bıçağa, çekice vb. ihtiyaç olmamıştır? Bunların kardeşleri de nallar, çemberler, tırpanlar, oraklar, sabanlar ve ne tür demir aleti akla gelir ise, evvelden ezelden onların sayesinde yaratılmıştır. Eski bir Atasözü de var: Hangi köyde demirci yok, halk elsiz kolsuz kalır.

Biz bu hadisenin derinine gitmesek de, konumuza el atınca, demircilerin hayatı ve ürünleri karşımızdalar.

Küçük köy! Nasıl, nice ve ne zaman kurulmuş? Bunu bilemeyiz, ama nasıl hayatını yitirmiş, tüketmiş, yok olmuş. Bu gerçekleri araştıracak olursak bir sürü acılarla yüz yüze geleceğiz.

O, Ortarodoplar’da bir Türk köyü imiş. 1878 yılında, Osmanlı-Rus savaşında tamı tamına boşanmış. Sülaleler göç etmişler Anadolu’ya. Onlardan biri de Ali Kahyalar, yeni, savaştan sonra kurulan Çelikli köyüne yerleşmiş. Ne ismi, ne cismi kalan köy çoktan unutulmuş gitmiş, ama bu küçük yerleşim yerinin ünlü demircileri varmış. Efsane halinde değil, gerçek yaşamlarından ayrıntıları sık sık, günümüzde rahmetine kavuşan, Rukiye yengecik sık sık anlatırdı:

Küçük köy demircileri Tatarpazar, sancağında ve meşhur pazarında baş tutarmış.

Mevsimlerden son bahar. Pazarın bir gününde Demirci Veli ağanın tezgahı başına Tatarpazarcığı’n baş kaymakamı gelir ve kolay verince, hal hatırdan söz edince, şu soruyu da ortaya koyar: “Veli usta, maşallah, kuştan süt gibi ürünlerin! Her zaman kaliteli ve bol, ama aradığım malı göremem, yoksa kılıçları çıkarmadın mı?

“Estafurulla Kaymakam bey, benim mallarımın arasında hiçbir zaman kılıç bulunmamıştır. Ben onlardan hoşlanmıyorum.” cevabını vermiş.

“Usta’m ne olur, bana bir kılıç yapsan, a?”

Veli, parmakların arasına başında 4-5 top saç kalan perçemini kaşımış ve:

“ Ne demek, Kaymakam Bey, senin için her zaman! Aftaya (haftaya) gönder çavuşu, alsın kılıcı!”

Veli usta öylesine bir kılıç yapmış ki. Gece-gündüz uğraşmış. Kılıcın sapı değişik olsun diye, kendi kızı, Naciye’nin bir de profilini çizmiş. Yanağındaki benini de kondurmayı hiç unutur mu?

Aradan 1-2 yıl geçmiş. Demirci Veli kılıcın parasını çoktan değerlendirmiş, hadiseyi de unutmuş bile.

Bir gün Küçük köye Demirci’nin kapısına “tak-tak” vurulmuş ve esmer güzeli, kız Naciye avluda dönüşürken kapıya bakmış. Karşısına bir genç delikanlı çıkmış. Naciye’yi görünce dilini de yutmuş.

“Hoş geldiniz! Ne var, delikanlı?” Naciye sormuş. Genç adam kendini toparlayarak: “Ben usta Veli’ye geldim, babamın izniyle…”

Veli usta, misafiri görünce, tabi ki ilgilenmiş, kim ola?!

“Ben Ali beyin konağından, Ali beyin oğlu olarak, babamın izniyle gönderildim. Tatarpazar’da Kaymakam Beye kılıç yapmışsınız da, bana da yaparsınız diye…”

“Oğlum, kusura bakma, ben bir demirciyim ve hangi şehirde babanın konağı olduğunu bilemedim?”

“Yok, yok, bizim konak işte, basbayağı bir konak. Etrafında kocaman bir kasaba. Onun etrafında dağlar ve mahalleler, köyler var: Cavlaklar, Kuzlar, Kara köy, Gökviran, Kanlı köy, Mandacılar… Biz bu yerlerin halkına hizmet ederiz. Onların huzurundan sorumlu tutuluruz. Babam vergileri toplar Edirne’ye götürür.”

Delikanlı üç gün kalmış Veli ustanın evinde, kılıç olsun diye. Naciye kız da ara sıra kahve, çay ikram etmiş. Kılıç hazır olunca, yola çıkma vakti gelmiş. Bir de delikanlı parayı ustaya uzatırken: “Veli usta, çok memnun oldum! Beni konakladınız, beslediniz, saygı gösterdiniz, istediğim kılıca da sahip oldum, ama benim daha bir isteğim var.”

“Söyle delikanlı, nedir o isteğin şey?”

“Ben şu kılıçtaki canlı, kıvırcık saçlı kız Naciye’yi de isterim!”deyivermiş.

Veli usta bakmış, gülümsemiş ve: “Oğlum, bizim kızlar yabancıya gitmezler, ama kız burada eter ki kendi istesin, benden sana helal! Onu kandırır isen, kendi gelsin, al – git!”

Delikanlı kalmış. Az geçmiş çok geçmiş Neciye kızı Tatarpazara, Filibe’ye, Uzuncu ovaya, ta Sofya’ya gezdirmiş, istediğini alıvermiş. Paralar tükenmiş, kız yola çıkmak istemiyor. Öyle yalvarmış: “Babamın konağı var!” Şöyle yakarmış: “Bizim konağa fayton gider… vb.” Hiçbir takım esmer, benli, kıvırcık saçlı güzeli kandıramamış. Eni sonu almış başını gitmiş.

Halk da yandan cümbüş bakmış, gevezeler türkü düzenlemiş, “Demirciler türküsü”:

Ey, demirciler demir döver ocakta, ocakta.

Ah kara kızı uyuturlar kucakta, kara kız.

Nakarat:

Paraları yedi kara kız

Şaka maka bilmez kola kız.

Ey, Ali beyin konağına yol varmış, yol varmış

Ah kara kızın yanağında ben varmış, kara kız.

Nakarat:

Ey, bacacılar yüksek yapar bacayı, bacayı

Şimdiki kızlar çabuk bulur kocayı, kara kız.

Nakarat:

Bu hadise bundan 200, belki de daha fazla yıl önce yaşanmış. O, küçük diyelim, Küçük köy’de ne in kalmış ne cin. Ama köyümüzde 1950-li yıllarına kadar hayatını sürdürmüş olan Rukiye nine sık sık bu olayı dile getirirdi. Ve bu, belki de son bir canlı anı idi o şirin mi şirin Ortarodoplar’ın Küçük köy’ünden.

***

(Tanzimat döneminden önce birçok yerde küçük, kendi başına buyruk yöreler oluşmuştur. Onlardan bir tanesi da Ali Beyin Konağı’dır. Bu tür resmi binaların nasıl faaliyet gösterdikleri karşıdan yeni, kırmızı boya ile çizilmiş bir tarih gözüküyor, 1851! Ne kadar inandırıcı da olsa, etrafı dolaşınca, duvarlıkları, bazı yerde çitleri, bazı da orijinal eski işleme taşları görünce, düşüncelerinizi hemen sorular rahatsız edebilir. Taşlar arasında öyle bir figürler gözünüze çarpacak ki, çok daha gerilere götürecekler sizi. Hangi tarihe ait olabilirler acaba? Şu köşkler, dolaplar, musandıralar, tavandaki ahşap rozetler Orta asırlara ait olduğunu düşüneceksiniz, muhakkak.

Bir de yaşlı dedeler hala hatıralarında koruyorlar: O çocuk oyunları kocaman meşe ağacı yanında. Meşe de öylesine bir meşe imiş. Bazılarını dört, bazılarını da 6 kişi ancak dolaylayabilirmiş.

Zavallı konak! Bu yörede tek başına, mahallelerle sarılmış, nasıl bir yaşam geçmiş başından? Neden Doğu Rodoplar’da bu görkemlilikte hemen hemen başka konak yok?! Ve daha nice sorular başınızda dolaşıp gitmek istemiyorlar.

Üç-dört ayakta kalan torunlar da dağılmış gitmiş. Kimi İzmir’e, kimi Kıcaali’ye, kimi de köyde, hiç mi merak etmezler dedeler konağının beş on yıl sonra yıkılmasına çürümesine. Ah, yürekler nasıl acımasın, insan karşısında ahıra dönüşmüş bir mimari yapı görünce!)

konusunda yeteri kadar evrak ve bilgi bulunmamaktadır.

Günümüzde Nanovitsa köyünde “Ali bey konağı” bina olarak hala ayaktadır. Konağı ziyaret etiği

Yazı: Emel Balıkçı, “Evvelden Ezelden Balkan Folklorumuz” kitabından alınmıştır.